Hüzün….

Alem neş’e istemekte,
Ben hüznünün talibiyim.
Hükmün bende geçer..
Nazın at koşturur,
Gönül ülkemde.
Derdini bağırmak için
Derin bir kuyu aradığında;
Hüznünün talibiyim.
Hükmün bende geçer.
Bunu böyle bil!

(Reşat Coşkun)

….
“Hüzündür ardında huzuru saklayan” diye okumuştum biryerlerde. Unutuyorum hüzne dair okuduklarımın, duyduklarımın, düşlediklerimin kaynaklarını. Okuyorum ve saklıyorum zihnimin bir köşesine.

„Ben hüzüne komşuyum, hüzün de bana. Ara sıra çalar kapımı.“

Ard ara sıralanmış yüzlerce, belki binlerce hüzün tarifi vardır, bir yerlerde kayıtlı.
Nereden geldi kondu zihnimin bir kıyısına hatırlamıyorum.
Bir hüzünzade hüznü tarif ederken der ki: “Hüznün sözlük anlamı ‘kalbi sarmalayan sarmaşık’tır…”

Kalbi sarıp sarmalayan sarmaşık bu gece de kalbimi sarıp sarlamış halde. Oturup “hüzün”le demleniyorum.

„Geride bıraktığımız hüzünleri toplama sanatıdır, mutluluk. Kahkahalarımız, kor bir ateş gibi dudaklarımızda dalgalanıyor. Sanıyoruz ki, bütün mesele daha bol kahkahalı bir hayat. Oysa bir kahkahanın tabirinden kaç hüzün çıkar, bilmiyoruz.“ Diyor Mehmet Öztunç „Hüznün kuşattığı ada: Mutluluk“ isimli denemesinde.

Hüznün hayatıma girdiği vakitlere dönmeyi deniyorum belleğimde. Olmuyor… Bulamıyorum.
Hüzne dair net kareler canlanıyor gözüm önünde.
Başlangıçları bulamıyorum…

12 yaşımın cahilliği…
Bir gece vakti sığındığım penceremin önü…
Oturduğum mermerin soğukluğu şuan dahi ürpertiyor içimi.
O gecemin duası hüznümün mü gereğiydi, kederimin mi bilmiyorum.
„Keşke bütün çocuklar 12 yaşında ölseler“ diye dua ettiğimi duyuyorum…

Hüzün hayatımda hep pencere önleriyle ilintili, neden bilmiyorum.
Werder kentinin Havel nehrine bakan ahşap binanın beşinci katında ki pencere önünü anımsıyorum….
Netleşiyor önce zihnimde, sonra gözümün önünde…
Yine bir gece vakti…
Hüznün gönlümün ve zihnimin her bir zerresini istila ettiği vakitlerden biri…
Satılara döktüğüm hüzünden nükteler:
“…bundan böyle “nokta” olarak varlığımı sürdürsem!”
gibi isyanlı cümleler sıralanıyor içimde. Ne vakittir ilk defa taşıyorum yeniden satırlara.
Sığamıyorum ki…
Paylaştıkça eksiliyorum…. Sustukça eksiliyorum… Yaşadıkça eziliyorum!
Rabbim!….
Katından gelecek her hayra muhtacım!

Hüzün mevsim olur, böler bir uykuyu bazan; bazan bir paranteze alır acıları.
Güz mü, eylül mü bilinmez; ortası mı sonu mu anlaşılmaz anın…
Hüzün karanlıktır, yalnızlıktır, korkudur.
Ve hüzün bazan en büyük umutlara gebedir…
Umudun ta kendisidir…

Hüzün renk olur, son dalın son yaprağında sararırken yakar içimizi; son fırtınanın son dalgasında köpürürken kanatır yüreğimizi…
Hüzün hayat olur… Hayat iksiri olur…
Önce can alır gibi can yakar… Sonrasında yeniden yeşertir her bir dalımızı..

Hüzün çöl olur…
Susuz bırakır… Kurutur dilimizi damağımızı. Hayata dair bir tad bırakmaz…
Sonra bir vaha olur, kendi çölünün ortasında. Bir ova…
Suya ve nimete boğar bizi…

„Yakışıyor kalbimize hüzün…“

Bir bir dağıtıyorum önümde, gönlüme sığdırıp zihnime sığdıramadığım hüzünlerimi. Her hüzün bir anı… Her anı bir acı…
Dağılanları toparlayamıyorum…
Bırakıyorum öylece önümde…
Yine hüzne dair bir cümle düşüyor aklıma:
„Bilirsin! Hüzün benim en doğal halimdir…“

Dağıtmışım bir yazıda daha. Toparlarım sanıyordum. Toparlayamıyorum.
Okudukça sıkılıyorum.
Yazacaklarımdan öyle uzak, ama içimin bir yansıması yine düşmüş satırlara.
Toparlayamıyorum.
Bırakıyorum…

Darda kaldıkça „inşirah“ diliyorum….
Biliyorum ki, darda kalanların göğsünü genişletecek ancak O’dur…
Yineliyorum:
Rabbim! Katından gelecek her hayra muhtacım.
Rabbim! Hüznümü kedere çevirme…
Rabbim! Hüzünle kuşatılmış gönlüme sen ferahlık ver…

Bırakıyorum anlatılmamışları… Bırakıyorum ki, belki bir başka baharda, bir başka yazıda…
Anlatacaklarımın bitmemesi için…
Böylece bırakıyorum…

Hüzün en doğal halim di hani?…
Neredeydin ey hüzün? Çok özlemişim seni….

MimRaDal
Murad TORLAK

“Düş kırıklığı”…

Bild

Sükutu hayal…
“Düş kırıklığı…”
Günlük… Ertelenmiş hayalleri konuk ettim bugün zihnime. Önce kendi ertelenmişlerim arasında bir gezinti başlattım. Sonrasında benimle paylaşılan yarım kalmış hayaller ve ertelenmiş düşler ile yoğurdum günümü.
Sonrasında yine hüzün…

Nasıl erteleyebildim bunca zaman? Halbuki birzamanlar vazgeçilmezlerimdi her biri…
Ertelemeklede kalmadım. Kimisini unuttum.
Hatırlamanın en zor yönü unuttuğunu kabullenmek herhalde.
Kendime kırıldım, vazgeçilmez sandığım hayalleri unuttuğumu fark edince…

İçimde ki çekmecelere tıkanmış onca hayal… Umut… Hüzün… Ve keder…
İnsan neyi aradğını unutunca, bulduğunun kıymetinide bilemiyor. Hatırlama vakti geldi…

Bismillah…
Yeni bir günün arefesinde, yeni hüzünlere ve yeni umutlara: BİSMİLLAH!

Eledim… Eledim… Ve elendim…

Etiketler

,

Eledim icimdekileri… Eledim… Eledim… 
Ve sonunda elendim…
“Biraktim gitmek isteyenleri” diye inanmistim. Hatta birakmistim.
Gidenler giderken biseyleride alip götürüyor ya… Iste onu engelleyemedim. 

Hayata dair kirginliklari satirlara dökerek azaltabilecegimi sandigim günleri dahi geride biraktim. Artik ögrendim: Acilar paylasarak azalmiyor. Kiymetsizlesiyor…
Ifsa olunan heresey degersizlesiyor. 
Birzaman sonra kurtulmak istedigimiz acilardan ziyade, umutlari sessizce bir kenara birakiveriyoruz. 

Acilarin aslinda basli basina bir zenginlik oldugunu kavramak cok vaktimi aldi. 
Artik acilarin sebebinden degil de, acinin kendisinden bahsetme vakti geldi günlük…

Üç nokta “…”

…kıyılara köşelere sıkıştırılmış anılar. 
…biraz oraya, biraz buraya serpiştirilmiş hüzünler.
…geriye dönüp baktığım da uzunca bir ömür görüyorum.
…33 yıl! Çok değil elbette. Lakin çok boş gibi…

Ne çok … kullanıyorum diyecek birileri sanki. Kelimelere, satırlara ve satır aralarına sığındığım vakitler ifşa etmek istemediklerimi o üç noktanın ardına saklıyorum.

… … ..

.Bild 

Rabbim! Katından gelecek her Hayr’a muhtacım…

“Rabbim… Dağıtma, toparla beni…” Amin
Yüreğimde bir boşluk… Kocaman bir oyuk… 
Dolduramadım günlük o boşalan oyuğun içini. Giden kim yada nedir bilmiyorum.

Başkalarına dair hikayeler yazıyorum içimde,
ve o hikayelerin acısı dokunuyor bana…

“Bu acı bana çok dokundu…” yazdım bir kitabın kıyısına…

Hangi acı dokundu diye sorsalar, kesin bir acıyı dahi tarif edemiyecek kadar bulanık aklım.
Sadece aklım mı?…

Gönlümde bulandı günlük…
“Yine mi hüzün?” diyenlere “Hüzün en sadık dostum” diyorum.

Sevdikçe insan tükeniyor sanırım.

İyilik bilenler ile kötülük bileyenler…
Ufak yaralar ile gönlümü paralamaktayım…
Hani yolcu bir vakitler söylerdi ya: “Ayı yavrusunu severken öldürürmüş.”
Sevdiklerim beni severken yaralamakta…
“BEN” diyenler arasında “SEN” diyenleri dahi dilemiyorum…
Birileride artık “BİZ” dese günlük…
Çok mu şey istiyorum?

İçimde bir fırtına,… Dindiremedim…

Korkarım birgün hüzün değmemiş köşelerinide istila edecek gönlümün.
Mutluluk “O” demek benim için…
“O” mutluluk demek…
Peki ya huzur?

Sahi günlük ben aşkı tanır mıyım?
Tanımam…
Sadece bilirim…
Yaşamam…
Yaşamadan ve tanımadan AŞK’ı ölürsem, yazıktır…
Ya yaşarsam ve tanırsam AŞK’ı?…
Yine yazıktır…
Zira biliyorum ki “AŞK” alıcıdır…
Vermez…
Sadece alır…

Rabbim!… Dağıtma beni, toparla…
Rabbim!… Bırakma beni, tut!
Rabbim!… Unutma beni, bağışla…
Rabbim!… Adaletinle değil, rahmetinle hükmet…
Rabbim!… İncitme beni, sev…
Rabbim!… Yüreğimde ki yalnızlığı yokluğa ve boşluğa çevirme…
Beni sensiz bırakma!… Amin!

…,med cezir!

Yarının bize neler getireceğine dair düşüncelerle yoğurdum bugünümü günlük.
Yarınlara dair umutlarımı hiç yitirmedim. Yinede korkularımı bertaraf edemiyorum.
İçimde ki o çocuğu büyütme hevesinden vazgeçmek üzereyim.
Zira o büyüdüğü vakit bende tükeneceğim biliyorum.
Tükenmeyede razıyım, yeter ki büyüse artık… Ama olmuyor…
Pencereme düşen çiğ tanesi olsam keşke…
Ömrüm kısa olduğu gibi, sorgumda olmasa bu dünyadan sonra.
Halbuki zora talip olmalı mümin. Zoru başarmalı…
Hayatı kendine zor kılmadan, başa gelen en zoru başarabilmeli…

* * * *

Unutulmaz bazı sancılar…
Belkide iyi olan budur. Unutulmaması… Zira insan unuttukça tekrar ediyor hatalarını.
Oturup yine peşpeşe aynı şarkıyı dinledim günlük.
“Kendine iyi bak deme, denmez saçma….”

Muvakkat saadetler ve muvakkat felaketlerin hesabını yapadurayım ben…
Rabbim, katından gelecek her hayra muhtacız…
Herbirimiz…

Biographie

Biographie

Welches Kapitel meiner Biographie
Soll ich zerreißen?
Das über die Vergangenheit
Oder die leeren Seiten?

Jede Zeile die ich schreibe
Ist ein Hindernis
Statt das ich sie beseitige
Überspringe ich es mit Hinterlist.

Jedes Wort meiner Sätze
Gleicht einer Kaligrafie
Wohl überdacht jede einzelne
Doch ohne jegliche Sympathie.

Welches Kapitel meiner Biographie
Soll ich zerreißen?
Das Vergangene rät mir mein Genie
Doch mein Herz möchte lieber beichten.

Ahmet Inam
2009

Hayatınızda şiddetli bir hicrana zebun olunca ne yaparsınız?

Bild

“…Bir zamanlar bu mevzu beni çok meşgul etti. Garp memleketlerinde tanıdığım münevver insanlar arasında bir anket yaptım. Muhtelif milletlerden şahsiyetlere şu suali sordum: Hayatınızda şiddetli bir hicrana zebun olunca ne yaparsınız?

Alman, teknik bir cevap verdi: Hicranı eskitirim, düşüne düşüne yıpratır öldürürüm.

Fransız, zehire karşı panzehir, dedi: Hicranım nisbetinde zevk ve saadet ararım. Her saniyeden lezzet ve tatlılık toplarım.

İngiliz dedi ki: Seyahate çıkarım, bir fen heyetine katılırım, mesela Tibet’e giderim.

Kabarık saçlı, ateşli bir Mısırlı: O hicrana sebep olanı gebertirim, dedi.

Hintli tasavvufa saptı: Büyük ıztırap büyük insanların nasibidir. Beşeri elemlerle ruh, tekrar tekrar dağlandıktan sonra Allah’ı özler, arar ve bulur.

Japon gözlerini daracık yırtmacından, müstehzi mi ciddi mi pek anlaşılmayan bir bakışla beni süzdü, dedi ki: İnsanın ruhu azgın ihtiraslarla tepişme meydanı değildir. Ruh temiz ve serin kalmalıdır. Yüksek bir insan fazla ıztırap duymaz. Müzmin hicranlar gayri ahlakidir, iptidai barbar ruhların nişanesidir…..”

 

(Kadıköyü’nün Romanı – Safiye Erol – S. 234 – 235)

Buda ihanet (mi?)!…

Bir defterim vardı…

Günlük niyetine…

Siyah bir defter; uçları kırmızı… Kalın karton kapaklı, fazlaca kalın olmayan öylesine bir defter işte…

Kapak ile ilk sayfa arasında kırmızı bir gülü kurutmuştum, vaktini unuttuğum…

Ve ilk sayfaya kısa bir not düşmüştüm. Tek satır… Üç kelime…

“Kendime ihanet etmeyeceğim…”

 

Hatırlıyorum o cümleyi nasıl düştüğümü…

Uzun uzun düşünmüş ve “günlük” niyetine başladığım bu deftere ilk notuma karar verdiğimde biraz olsun rahatlamıştım.

Kendime hiçbir vakit ihanet etmiyecektim.

Değişmeyecektim.

Ve bunu her daim kendime hatırlatma amacıyla defterin ilk satırlarına o kısacık cümleyi bırakıvermiştim.

“Kendime ihanet etmiyeceğim…”

 

Kendime ihanet etmek değişmekti zannımca.

Sevdiklerimden vazgeçmek belki…

Sevmediklerime yakınlaşmak…

17 yıl önce değişmekten okadar korkuyordum ki…

 

Değişmek insanlığımızın gereklerinden sanırım.

Korktuğum başıma geldim…

Değiştim….

 

….

 

Nışanlandığımın ertesi gecesinde elimde bir kibrit kutusu ve kolumun altında uçları kırmızı siyah bir defterle kendimi gizlice dışarı atmıştım.

Kendime ihanet zincirime yeni bir halka eklemeye karar vermiştim.

12 yılın hüznünü, kederini, sevincini, çaresizliğini, umutlarını…

…O gece hepsini ateşe verdim.

 

14 yaşımın hüznüyle başlanmış defter, 26 yaşımın korku ve endişeleriyle yok olmaya mahkumdu. Öylede oldu…

En çok eşimin okumasından korkmuştum.

Ve yok ettim hepsini…

 

Aradan 6 yıla yakın bir vakit geçmiş. Nerden esti şimdi bu günlük rüzgarı?…

Aslında yazmaya niyetli olduğum bir günlük hikayesi dahi değildi, klavyenin başına geçtiğimde.

 

Değişimleri, değişmeyi ve değişenlere dair birşeyler karalamak için oturmuştum buraya. Ve daha bir sayfa dolduramadan hüzünlerim istila etti beni yine.

 

O günlere dair yazdıklarımdan birkaç satır okumak geldi içimden. Zaten geciktirdiğim yazıya devam edeceğime, anıları seriverdim yine önüme. Darmadağın duruyorlar hem önümde hem zihnimde.

 

Bir peçeteye karalanmış birkaç satır…

“Allah’ım… Neden insanlar 12 yaşında ölmezler ki?…”

 

Sonralarda ne çok tekrar edeceğim bu cümleyi?

Hayatımın merkezi bir yerine yerleştirip ne çok cümle kuracağım bu cümlenin etrafında. Bu cümleye dair ne çok şeyler diyeceğim. Ne çok şeyler düşleyeceğim…

Nasıl bir duygu yoğunluğu ve nasıl gözyaşları içinde bir dua niyetine nasıl kurduğumu dahi hatırlıyorum bu cümleyi…

Pencere önüne sığındığım gecelerden birinde ağlaya ağlaya “Allah’ım… Ne olur insanlar 12 yaşında ölsünler….” diye yakardığımda oniki yaşındaymışım.

Gülümsüyorum şimdi…

Halbuki buda kendime bir ihanet değil mi?

O günlerin duygusallığına bir ihanet…

 

“Allah’ım…. Ne olur insanlar 12 yaşında ölmesinler…” diyorum halbuki bu gece. Ve korkuyorum, o günün duası kabul görüp bu gecenin duası kabul görmez diye…

O günlerde duamın hedefi ben iken şimdilerde duamın hedefi çocuklarım…

 

Bu bir ihanet mi?…

 

….

 

Herhangi bir defterden koparılmış bir yaprak. Çok şey yazılmış ve üzeri karalanmış. Bir kıyıya özenle yazmışım… “Herşeye ağlamak insana hayatı nasılda zor kılıyor…”

Ne vakit yazıdığmı hatırlamıyorum.

Ama neden hep karamsar cümleleri karalayıp saklamışım şu dosyaya diye kızıyorum kendime.

 

Bir fotoğraf alıyorum elime.

Yaşıtım bir arkadaşın düğün öncesinde eğlence gecesi. Üzerimde sarı bir gömlek… Kollarım havada… Halay anı kuşkusuz.

O ana dönüyorum…

Başkaları için sevinmeyi ne çok seviyormuşum meğer.

Gülüyorum resimde. Amiyane bi tabirle: Ağzım kulaklarımda.

 

Şimdi kızıyorum kendime. Değer vermeye değmeyeceklere değer vermiş olmaktan ötürü kendime kızıyorum. O günlerde sevinci paylaştıklarımın gün geldiğinde benim sevincime ortak olmamaları, sonraki yıllarda kendime bir öfke taşımama sebep…

Halbuki o günlerde öyle düşünmüyordum…

Fotoğrafın arkasına not düşmüşüm…

Sanırım fotoğrafın karelediği günün çok sonrasında…

“Sevilmeyi hakketmesede bazı dostlar, onlara sevgim biçtiğim cezam olsun…”

 

Şimdilerde böyle düşünmüyorum.

Sevilmeyi hakketmeyenlere israf edecek sevgim yok diyorum artık.

Ve yine kendime ihanet etmiş oluyorum…

 

….

 

Karolu bir kağıda düşülmüş kısa bir not…

“Bir peri gelse ve üç dilke verse bana…” diye başlamışım.

Devamını okumama gerek yok, zira üç dileğimin ikisi yıllarca hiç değişmediğini biliyorum.

Bütün insanların eşit derecede zengin olmasını dilerdim. Yeryüzünden fakirliğin kalkmasını dilerdim.

Zannımca bizde fakirdik…. Bir sulu boya kutusu fakirliği…

Tebessüm…

 

İkinci dileğim yeryüzünde hiçbir çocuğun üzülmemesiydi…. Kimse kimseye üstün taslamasın, her çocuk diğer çocukları sevsindi… Kimse kimseyi ağlatmasındı…

 

Şimdilerde büyüdüm…

Şimdi gelse o günlerde varlığına inandığım dilek perisi, dileyecek dileğimin dahi olmadığını düşünüyorum bazen. Okadar değişmişim ki, gerçekleştirebileceğine inanacağım dileğim dahi kalmamış.

 

Buda ihanet mi?…

 

….

 

Değişmişiz herbirimiz…

Değişmekteyiz…

Düşlerimiz…

Gülüşlerimiz…

Umutlarımız…

Rüyalarımız…

Sevdiklerimiz…

Sevmediklerimiz…

 

Ondan öte, önemsediklerimiz…

Önceliklerimiz…

Vazgeçilmezlerimiz…

 

Tarzımız…

Giyimimiz…

Kuşamımız…

Çevremiz…

Dostlarımız…

Ahbaplarımız…

 

Bazen uyum sağlamışız hayatın getirdiklerine… Şartlara…

Bazen uymuşuz en çok uyuşmaz sandıklarımıza…

 

Geriye dönüp bakmayı dahi unutmuşuz sanırım.

Zira dönüp baksak, belki fark edeceğiz bazı ihanetleri…

 

Nerden başlamalı ki ihanetleri sıralamaya?…

En çok görüntümüz değişmiş…

Söylemlerimiz…

 

İnancımız dahi değişmiş…

Değiştikçe gevşemişiz…

Gevşedikçe değişmişiz…

 

Her değişimden sonra insan geriye dönüp bakıyor…

“Sahi o ben miydim?” diyor…

 

İhanetin en büyüğü de bu değil mi?….

 

MimRaDal

Çocukluğumdan bugüne mutluluk…

Depresyon ve depresyona giden yola dair kurulmuş cümlelerin ardından yeniden birşeyler yazmak nedense zor geldi. Şu son dönemler yazmak zaten zor geliyor…

Nedenini kendimce sonuçsuz sorguluyorum.

Masamın üzerine dağılmış onlarca not…

Birdahaki yazı buna dair olmalı dediğim farklı farklı konu başlıkları…

İçime siniyor diyebileceğim cümleler bulamıyorum.

Halbuki herbirinin doğuş anını hatırlıyorum.

Herbirinde “…işte bu” dediğimide anımsıyorum.

Gülümsüyorum…

 

Saat yine sıfırlı hanelerde…

Yine uykusuz bir gece bekliyor… Masanın bir kıyısanda Diazepam…

 

Notlarımdan birinde çocukluğumdan bir anıyı kısa kısa cümlelerle not etmişim.

Çocukluğumdan bugüne mutluluk…

Bir başlık niyetine atılmamış bu başlık herhalde. Hatırlayamıyorum.

Fakat not ettiğim o anı hatırlıyorum.

Soğuk, çok soğuk bir kış gecesiydi. Trabzonun dertli ilçesi Of…

Meşe, Gürgün, Ladin, Göknar, Sedir, Sarıçam, Akçaağaç ve birsürü başka ağaçlar arasında gizli saklı bir ev… Ahşap bir çatının üzerine dizilmiş sıra sıra kiremitler… Paranın yetmediğine bağladığım kasasız bir pencere boşluğu… Her bir ayak sesinde inleyen ahşap döşeme ve döşemenin ayıplarını örten uzunca bir paspas…

El örgüsü bu rengarenk paspas çocukluk günlerimin vazgeçilmez oyun cennetiydi.

Yine tebessüm…

 

Kumdan yapılmış tuğlalar olarak aklımda evin temelini oluşturan duvarların cephesi… Ve ahşap mavi boyalı camlar… Teyzelerimin odası ilgimizin en yoğun olduğu mekan… Camdan baktığımızda önümüze dizilmiş bir sıra meyve ağacı. En solda bir Armut ağacı… Sert kabuklu ve ısırdığımızda yakamıza damlayan tatlı sulu bir armut çeşidi… Botanik bilgilerim sıfır düzeyinde maalesef..

Halbuki çok bilmek isterdim dedemin gözdesi ve ahırın gölgesi armut ağacının türünü…

Ve yanında üç tane elma ağacı…

Çatı katın kasasız pencere boşluğundan bir odun uzatır ve üç elma ağacının hiç olmazsa birinden bir elma alıp yemeyi ne çok denerdim… Olmazdı… Üç cimri arkadaş bana ancak çürütüp attıkları elmalarını reva görürlerdi.

Yine tebessüm…

 

Yağmurlu günlerde teyze odasını değil, dayı odasını severdim. Tek penceresi olan oda evin karanlık cephesinde kalırdı. Gök gürleyip şimşekler geceyi aydınlattığında dayı odasında horul horul uyuyan küçük dayımın dünya umrunda olmazdı. Nadirde olsa onun odasında yatma mutluluğuna nail olduysam eğer, onun vurdumduymazlığı bana garip ve deli bir cesaret verirdi. Teyze odasının camını dallar hırpalarken ben dayı odasının karanlığında şükrederdim. İyi ki dayımın horlaması gök gürültüsünden daha kuvvetliymiş…

Yine tebessüm…

 

Hangi odada yatarsam yatayım, yatağa erken gitme gerekliliğinden nefret ederdim. Hani erkek adam korkmazdı ya… Korkmazdım aklımca….

Ama çok korkardım…

Gündüzleri bana oyun cenneti olan el dokuma rengarenk paspas geceleri korkumun doruğu haline gelirdi.

Ya altına bir yılan yavrusu saklandıysa…

Ya akrepler gecenin karanlığından ürkiüp paspasın sıcağına sığındıysa…

Ya fareler ahşap tabana delikler açtıysa…

Yetişkin aklımın güldüğü o korkular, çocuk yüreğimi nasıl sızlatıyordu yine tebessümle anımsıyorum…

 

Soğuk bir kış günüydü Of’a dair anılarımı depreştiren…

Soğuk, çok soğuk bir gece… Ender günlerden biriydi… Anneannemin yatağına sığınmıştım. Koskoca yatak nadiren bir tek bana kalırdı.

Önce ısıtması çok güç olurdu…

Soba yanan odadan titreye titreye dedemin odasına geçmek…

Eğer dedem veya anneannem evdeyse, o günün mükafatı sayılırdı…

Zira biz yatağa girmeden ninem veya dedem yatağı ısıtır, sonrada bizi en çok ısıttıkları noktaya güzelce yerleştirirlerdi.

 

Ninemin yatağından kalkıp herhangi bir ihtiyaç için inleyen ahşap tabanlı salona ayak basmak başlı başına bir zulümdü.

Helanın inleyen kapısı sanki bütün eve beni haber ederdi…

“Bakın… Sıcak yatağı terk etmek zorunda kaldı…”

Belki 10 adım…

Belki 20 adım…

Hatırlayamıyorum…

Ve karar veriyorum… Bu yıl gidersem eğer, sayacağım adımları…

Dedemin odasından eski helaya kaç adım…

Belki adımları sayarken yine o ana dönerim…

Belki yine aynı korkuları depreştiririm içimde.

Belki bu defa tebessüm ederim…

Belki kahkaha atarım…

 

Işığın duvardaki şalterine kadar yolu yarılıyordum… Anımsıyorum…

Sonrası biraz daha kolay… Ama yinede zor…

Soğuk nasılda ürpertiyor…

Zaman duruyor, duruyor, duruyor…

 

Bütün o korkuları bir şekilde aşmak…

Soğuğa yenik düştüm derken…

Önceden kıymeti bilinmez sıcak döşeğin içine sığınmak…

Sıcağın üşümüş teni nasıl ısıttığını her bir zerreye kadar hissetmek…

Mutluluğun doruklaştığı an.

Çocukluğumdan bugüne taşımayı unutmuşken bir not kağıdıyla bugüne taşıdığım multuluğum…

Meğer ufacık mutluluklarmış büyük mutlulukarın müjdecisi…

 

Soğuk bir gecenin sıcak bir döşeği….

Ahşap bir döşemenin üzerinde ki el örgüsü eski bir paspas…

Dedemin, rahmetullahi aleyh, çarşı dönüşü cebinden çıkardığı 70 gramlık balık kraker…

Anneannemin mutfak tezgahında unuttuğu kaymağ yağ diyerek fırından çıkmış sıcak ekmeğe bol bol sürerek oturup afıyetle yemek…

Karayemiş ağacından topladığım birkaç yemişe karşılık bir tepsi kek alabilmek…

Sabah ki haberlerden kaptığım bir cümleyi heyecanla dedem ve arkadaşına aktarırken, “bu çocuk pek akıllı maşaAllah” övgüsü…

 

Çocukluğumun sadece 2 yılına sığıdırılmış birsürü Of’lu anılar..

Ve her anın içinde gizlenmiş küçük mutluluklar…

Bu gecemi de kurtardılar…

 

MimRaDal

Sultan’ım, Padişah’ım…

 

Son günlerde Osmanlı ve Osmanlının Harem hayatı ile meşgulüm. Belki bazılarının aklına henüz fragmanını dahi izlemediğim “Muhteşem Yüzyıl” dizisi gelebilir. Zaman zaman birileri bahsedince haberim oldu diziden. İzlemedim ve izlemeyede niyetim yok. Değerlerimize saygısı olmayan kanalların çevireceği dizilerde tarihi gerçekleri aramak ahmaklık olur…

 

Diziden bağımsız, her daim “Hürrem ile Süleyman” aşkı ilgimi çekmiştir.

Sıradan bir köle iken cihanı titreten Kanuni’nin gözdesi haline gelmiş bir kadın. Sadece bir kadın… Yada illa da bir kadın mı?…

 

Yıllar önce Süleyman’a ait şu mısraları okuduğum da çok anlam verememiştim.

 

„…Stanbulum, Karaman’ım, diyar-ı milket-i Rum’um
Bedahşan’ım ve Kıpçağım ve Bağdad’ım, Horasanım

Saçı marım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bimarım
Ölürsem boynuna kanım, meded he na-müsülmanım

Kapında çünki meddahım, seni medh ederim daim
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim hoş halim!“

 

Ben gibi anlamayanlar için sadeleştirilmiş hali:

 

„İstanbul’um, Karaman’ım, Bütün Anadolu ve Rum ülkesindeki diyara bedel sevgilim.
Değerli lal madeninin çıktığı yer olan Bedahşan’ım ve Kıpçağım, Bağdad’ım, Horasan’ım.

Güzel saçlım, yay kaşlım, gözleri ışıl ışıl fitneler koparan sevgilim, hastayım!
Eğer ölürsem benim vebalim senin boynunadır, çünkü bana eza ederek kanıma sen girdin, bana imdad et, ey Müslüman olmayan güzel sevgilim.

Kapında, devamlı olarak seni medhederim, seni överim, sanki hep seni öğmek için görevlendirilmiş gibiyim.
Yüreğim gam ile, gözlerim yaşlarla dolu, ben Muhibbi’yim, sevgi adamıyım, bana bir şeyler oldu, sarhoş gibiyim. Bir hoş hale geldim.“

 

Kadın ruhunu iltifat okşarmış. Bütün bir İmparatorluğa bir tutulmak bu kadını ruhunu acaba nasıl mest etmiştir?…

 

Cihanı titreten bir İmparatorluğun muhteşem bir imparatoru…

Aşk ile nasıl dize gelmiş…

Hürrem pek akıllı bir kadın…

Erkeğin(in) gönlüne giden yolu çabuk keşfetmiş… Sözcüklerin sihirini kavrayıp iyi kullanmış.

 

„Sultanım, Padişahım;

Yüzümü yere koyup, mutluluk sığınağı ayağınızın topraklarınızı öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve saadetimin sermayesi sultanım, eğer bu ayrılık ateşine yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap,gözleri yaş dolu, gecesi gündüzü belirsiz olan, hasret deryasına gark bi-çare, aşkınız ile müptela, Ferhat ile Mecnun’dan beter şeyda kölenizi sorarsanız; ne zamandır ki sultanımdan ayrıyım, bülbül gibi ah u feryadım dinlemeyip, ayrılığınızdan dolayı öyle bir halim var ki, Allah, kafir olan kullarına dair vermesin.“

 

Türk olmayan birinin türkçeyi bukadar mükemmel öğrenmesi ve helaline kendi eliyle mektup yazması mutlaka takdire şayan.

Beni meşgul eden Hürrem’in Süleyman üzerinde ki etkisi..

 

Bir babayı oğluna katletdiren nedir?

Devletin salihiyeti mi?… Yoksa aklını ve gönlünü „na- müsülman“ bir hatuna kaptırmış olmak mı?

 

Mahidevran Sultan’dan doğma oğlu Mustafa’yı Konya civarlarında boğarak öldüren yada öldürten bir babanın bütün bir devlete nasıl merhamet ettiğini anlamaya çalışıyorum. Anlayamıyorum…

 

Mustafa’nın katline bir suçlu aramıyorum.

Zaten adillerin en adilinıin adaleti tecelli edecektir/etmiştir.

 

Hürrem ile başlayan „kadınlar saltanatı“, osmanlı imparatorluğuna bambaşka bir yön vermiş.

Acaba diyorum…

Acaba Kanuni Sultan Süleyman yıllardır süregelen saray adetlerini çiğnemeseydi ve Hürremi diğer Hasekiler gibi sancak sancak gezdirseydi, kdaınlar saltanatı yinede başlamış olurmuydu?…

Baba oğlunu katleder miydi?…

Osmanlı tarihini anlatan kitapların satırları arasına „Kösem Sultan“ gibi isimler düşer miydi?…

 

 

„Kadınlar saltanatı“ deyince aklımıa neden hep Hürrem ve Kösem Sultan düşer?…

Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk eşi „Mahidevran Sultan“ nedense pek bilinmiyor. Padişahnın nikahlı eşi Hürrem daha çok gündemde…

 

Mimar Sinan’ın büyük aşkı, Rüstem Paşa’nın eşi, Kanuninin gözde kızı „Mihrimah Sultan“ sevmediğim bu dönemin önemli aktörlerinden kuşkusuz.

Güneş ve Ay demek olan „Mihrimah“…

Nisan ve Mayıs aylarında Bayezid yangın kulesinden veya o bölgedeki yüksek bir noktadan İslele Camii’sine doğru bakıldığında; sabah gündoğumunda İslele Camii’nin iki minaresi arasından güneşin doğuşu ve akşam gün batımında ise (Hicrî takvime göre her ayın 14ünde) ayın doğuşu izlenebilmekteymiş. Aynı kuleden batı ufkuna Edirnekapı istikâmetine doğru bakılır ise; Mihr-î Mah Sultan Edirnekapı Külliyesi’nde de, sabah ayın akşam da güneşin batışı izlenebilmekteymiş.

 

Bu camiilerin tasarımı ve yapımı mimar Sinana ait…

Ne büyük aşk..

Yazık…

Zira vuslat bir başkasına kısmetmiş.

 

Kadınlar saltanatının sevmediğim isimlerinden biri: Nurbanu Sultan…

Bir Hürrem kadar öfkeyle incelenip kızılması gereken bir isim değil mi bu venedikli kadın?

 

Ve Nurbanu Sultanın oğluna hediye ettiği Safiye Sultan… Bazen insan kendi sonunu eliyle hazırlıyor. Safiye Sultan ile kayınvalidesi Nurbanu Sultan arasında uzun zaman bir iktidar kavgası yaşanmış.

 

Kuşkusuz en mühim isimlerden birisi Kösem Sultandır.

Genç Osman’ın yedikule zindanlarında zalimce katledilmesine bir nevi bu kadın sebep görülebilir mi?

Yada insanlığın ihtiras ve güce olan doyumsuz iştahı, harem dışına çıkamayan bu kadınların makus talihini belirlemiş midir?

 

Olması gerekenler mi yaşanmıştır?

Şartlar kime nasıl bir rol biçtiği mi mühimdir?

Talihimizi değiştirmek bizim elimizde değil midir?

 

Bir yerlerde esir düşen veyahut köle pazarlarında bir mal gibi satılan narin birer kız çocuğu bedeni herbiri…

Saraylı olmayı kendileri seçmemiş…

Kimi Rus… Kimi Sırp… Kiminin yeri yurdu bile ihtilaflı…

Önce bildikleri, belki sevdikleri ortamlardan koparılıp, kendi başına bir alem olmuş hareme dahil edilen varlıklar…

Varlık diyorum, çünkü hareme girdiklerinde kimliklerinin bir önemi kalmıyor…

Baştan var ediliyorlar…

Biçimlendiriliyor, şekillendirliyor…

Birer saraylı oluveriyorlar.

 

Talihine „evyallah“ diyerek yeni hayatına ayak uydurmak var bir tarafta…

Eski hayatına bir özlem besleyip, hep bir ayağınla o eski hayatta durmak var diğer tarafta.

Bir tarafta Nurbanu Sultan ve Hürrem Sultan gibiler var…

„Na-müselman“ belki…

Osmanlı gibi durup, belkide hiç osmanlı olamayan…

Diğer tarafta Nilüfer Hatun var… Holofira iken Nilüfer olan… Murat Hüdavendigar gibi yiğide ana olan…

İsmi anılmaya bile gerek duyulmayanlarda var Osmanlıda…

Mara Hatun gibi…

Fatih Sultan Mehmed’in üvey annesi…

Kimliğinden vazgeçmemiş… Bu vazgeçmeyişi sır etmemiş…

Eşinin ölümünden sonra anavatanı Sırbistana geri dönmüş…

Üvey oğluyla bağlarını koparmamış…

 

 

Tarih keşfedilmeyi bekleyen nice hatun ve sultanlarla dolu dururken, bizler „Hürrem“ ve „Süleyman“ aşkına leke düşüren dizilerin başında hipnoz olmaya devam mı edelim?…

Yaşamak güzel (Listesi)


Elhamdulillah…

Şükredebilmek dahi bir nimet…

Rabbim! Bize şükredebilmeyi nasib ettiğin için sana şükürler olsun!

Sen bizleri şükretmekten alıkoyma! Amin!…

Multipl Skleroz…

Şu son günlerde sıkça karşıma çıkan ve üzerinde biraz olsun düşünme fırsatı bulduğum bir hastalık. MS olarak kısaltılan bu ilginç hastalığı ilk defa eski patronum ile tanımıştım. Birlikte çalıştığım bazı arkadaşlar, patronumuzun önümüzde birden fenalaşarak yere yığıldığı anda „O MS hastası“ diye paniklemişlerdi.

MS…

Aradan yıllar geçti ve o günün patronu hayatını şuan bir Gazetede sıradan bir eleman olarak sürdürmekte.

Yenilerde bir iş arkadaşımla biraz sohbet etme imkanım oldu. 9 yıldır birlikte çalışmamıza rağmen, yeni öğrendim kendisinin de MS hatası olduğunu. Ellisine yaklaşmış, kısa saçlı kısa boylu sıcak kanlı bir kadın… Üç çocuk annesi olduğunu biliyorum. Eşiyle dahi tanışma fırsatım olmuştu.

Sıradan bir olaymış gibi, sohbet esnasında öylece söyleyiverdi hastalığını. Ve ekledi: „Ölmekten korkmuyorum. Ama yaşamayı da seviyorum… Daha yapmayı hayal ettiğim çok şey var…“

Eve gelirken yol boyunca onun sözlerini düşündüm.

Babasının da aynı hastalığı varmış. Kış ayları gelince yatalak hasta oluverirmiş babası. Kış geçince babasıda çınar gibi yeniden yeşermeye başlar, canlanırmış.

„Bende yılmayacağım… Bu hastalığa yenik düşmeyeceğim… Kendime bir liste hazırladım. Ölmeden önce neler yapmayı dilediğimi bir bir not ettim. Ne vakit hastalığım beni alt etmeyi başardı gibi görünürse, hemen o listeyi elime alıyor ve gerçekleşmeyi bekleyen hayallerimi kendime yeniden hatırlatıyorum.“ diye anlattığı „Yaşamak güzel“ listesini çok merak ettim.

Kendimce karar verdim. Hüzün en doğal halim dahi olsa, bende kendime „Yaşamak güzel“ listesi hazırlamalıyım dedim.

Ölüm hak… Yaşamak ise güzel…

Rabbim lutfederse eğer, ölmeden gerçekleştirmeyi dilediklerimden kesitler:

…Kabe’nin dibinde, mümkünse eğer Hacer-ül Esved’in tam karşısında bir sabah namazı kılmayı diliyorum.

…bir yatsı namazından sonra Mescidi Nebevi’nin herhangi bir sütununun dibinde uyuyakalmak ve sabah namazına yakın uyanmak istiyorum.

…Arafatta vakfeye durulduğunda, yalnız kalmak istiyorum.

…Mina’da üç gece kalmak istiyorum.

…Süleyman (as)’ın inşa ettirdiği mabed, Mescid-i Aksa’da bir vakit namazı kılmayı diliyorum.

…Gazze’de gözlerinde ki hüzün beni büyüleyen ilk çocuğun gözyaşını silmek istiyorum.

…Gücüm ve cesaretim yet(er)se bir İsrail askerine taş atmayı diliyorum.

…Kerbela’da Peygamber torununun şehid edildiği mekanları görmeyi diliyorum. Hüseyin’i (ra) ziyaret etmek istiyorum.

…Pakistan’a doğru yeniden yol almak ve bu defa çantamda onlarca hatta yüzlerce kokulu sabun bulundurmak istiyorum. Her gördüğüm köylü gence bir sabun hediye etmek istiyorum. Ola ki bu yazıya konu edemiyeceğim ama yüreğimde ince sızı olarak kalan Melek Aman’ın geri çevirdiğim isteği, vicdanımın azabı olmaktan vazgeçer…

…Pakistan’a doğru yol alıp, Karaçi Lahor arası yine en ucuz uçaktan bilet almayı diliyorum. Havalimanından Raiwand Merkeze kadar külüstür bir minübüs ile yolculuk etmek istiyorum.

…yine yemekleri yememezlik edip, dışarıdan çakma Hamburger yemeyi diliyorum.

…kapıda ki seyyar Shake satıcılardan Mango Shake içmeyi diliyorum.

…Sabah namazından sonra ki beyanları kaçırmamayı istiyorum.

…yeryüzünde gezilmeyi bekleyen okadar çok yer var ki…

Bagerhatta ki altmış sütunlu camiinin sütunlarını saymak istiyorum.

Mindanao adalarının sokaklarında gördüğüm her müslümana selam vermek istiyorum. Her vakit namazını bir başka şaheser camiinde kılmayı diliyorum…

…Singapur, Endonezya, Malezya…

…Tayland, Korea, Vietnam…

…Japonya, Hindistan, Kamboça…

…Çin settinin ihtişamını yakından görmek istiyorum. İnsan gücüne hayran kalıp, Rabbimin gücünün yüceliğini hissetmek istiyorum.

…yeşil bir çimenlikte beyaz kıyafetlerle çocuk gibi yuvarlanmak istiyorum.

…en hüzünlü günlerimden birinde, Duşanbe’nin arka sokaklarında gezinmek istiyorum.

…gücü yetmediğinden vakit namazlarına camiiye gidemeyen bir ihtiyarı sırtımda camiiye taşımayı diliyorum.

…Evimde bir kedim olsun istiyorum.

…Annemi ve babamı Hacc’a götürmek istiyorum.

…Hacc arkadaşım, yoldaşım, sırdaşım, cancağızım… Anneannemle bir Umre yapmak istiyorum.

…yüzmeyi öğrenip denize açılmayı istiyorum.

…babamın ayaklarını yıkamak istiyorum.

…Öğretmen olmak istiyorum.

…Bir ağaç dikmek istiyorum.

Peki ya siz?…

Liebe

Wenn die Liebe Dir winkt, folge ihr.

Sind auch ihre Wege schwer und steil.

Und wenn ihre Flügel Dich umhüllen, gib Dich ihr hin,

Auch wenn das untern Gefieder versteckte Schwert dich verwunden kann.

Und wenn sie zu Dir spricht, glaube an sie,

Auch wenn ihre Stimme Deine Träume zerschmettern kann wie der Nordwind den Garten verwüstet.

Denn so, wie die Liebe Dich krönt, kreuzigt sie Dich.

Okumaya devam et

Eski(me)yen Dostluklar…

Eskiyen dostluklar…

Eskimeyen dostluklar…

Eksilen dostluklar… Tükenen…

Zamana yenik düşen dostluklar… Zamandan bağımsız dostluklar…

Zihnimi meşgul eden, yoran dostluklar…

Dostum sandığım bir ahbaptan aldığım bir mesaj aklımda şuan: “Doslar vardır, gıda gibi… Onlar olmadan yaşayamayız… Dostlar vardır ilaç gibi… İhtiyaç duyduğumuzda arar buluruz… Dostlar vardır hastalık gibi… Biz aramayız, onlar bizi arar bulur…”

“…yüzyüze dostluklar vardır:

Güneşle ayçiçeğinin dostluğu gibi. Ayçiçeği sabahtan akşama kadar ayırmaz yüzünü güneşten.

…uzak dostluklar vardır;

Denizlerin ortasında bir adayla dağların arasında ki bir göl gibi. Dostluklarını gündüz kuşlarla, gece yıldızlarla fısıldarlar birbirlerine.

…sessiz dostluklar, uzun dostluklar, zorunlu dostluklar…”

Sevgi ötesi dostluklar vardır birde…

Mevlana ile Şems’in dostluğu gibi.

Öyle yoğun bir dostluktur ki, yıllar sonra dahi dilimizi, zihnimizi, kalemimizi ve gönlümüzü meşgul eder… Hatta yorar…

Okumaya devam et

Artık gönlüm yara tutmuyor…

İçimde ki sancıları tariften/tarif denemelerinden ne vakit vazgeçeceğim?
Eksik kalan yanlarımı yazı ile telafi etmeye gayretim…. Sonunda aslında yazıda bile eksik kaldığımı görmek…
Eksikler eksikler ile tamamlanabilir mi?
Eksik artık eksik eşittir Hüzün…

İçimde ki güven hissine bugün yeni bir darbe daha indirdim/indirdiler…
Halbuki güvenmeden/güvenemeden sevmek nekadar güç….
Ve bugün sevgilerim de yeni yaralar aldı…

Yamalı sevdalar… Yamalı aşklar… Yamalı sevgiler…
Artık gönlüm yara tutmuyor…

 

Meğer ne çok eksik kalmışız…

Uzun bir koridorun sonunda sola doğru dönüp üçüncü sarı kapıdan içeriye giriyoruz…
Bir haftadır aynı koridorun sonuna kadar yürümek… Yorgun adımlarla sonunun ne olacağını aslında içten içe tahmin etmek… Ve susmak… Sabretmek…
Bir yakınımın mahkemesi sürüyor bir haftadır…. Yazıya yönelemememin başlıca sebeplerinden birisi de bu mahkeme. Okuyanlarım kimler ve bana ait olanların satırlara yansımasını takip ederken neler hissettiklerini ve düşündüklerini bilmiyorum. Ama şu günlerde içimden paylaşmak geçiyor…

Yakınımın yakınlık derecesi, mahkumiyetinin sebebi ve sonucun ne olacağı bu yazı için ehemmiyet taşımıyor kanaatimce… Paylaşmak istediğim içimde nelere sebep olduğu…
…ve neleri zihnimde çağrıştırdığı…

Sarı kapının ardında bir köşede oturan yakınımın hangi hisler içinde olduğunu merak ediyorum ilk girişimde. Göz göze geliyoruz her defasında… Ve öylece kalıyor herşey…
Bütün sorularım soru işareti olarak kalakalıyor zihnimin bir köşesinde…
Yüzümde hafif bir tebessüm beliriyor ve donuyor…
Bazen titrediğim hissediyorum, utanıp boş bulduğum ilk koltuğa oturuyorum.
İçimden seslenmek geliyor: “Sana inanmıştım… Yanılmışım” demek isityorum…
Susuyorum…

Mahkeme

Okumaya devam et

Yaş yetmiş, yetişmemiş…

“Bir zamanlar ben de Süleyman idim
Ateşe rüzgara hükümran idim
Sanmayın ki Sultan Süleyman idim
Tersanede körükçü Süleyman idim”

Hayatın her alanında ve her vaktinde ibretlik ilginç şeylerle karşılaşıyoruz.Öyle ilginçliklerden birisi de bugün karşıma çıktı… Sıradan, hatta belki de burada söz konusu edilmeye dahi değmeyecek bir olay…

Orta yaşlı tahmin ettiğim bir bayan hıçkırarak ağlıyordu. Önce farkına varmadım, tam karşımda oturmasına rağmen. Gündelik telaş ve düşüncelerime öylesine derin dalmışım ki, burnumun dibinde iç çeke çeke ağlayan kadını ancak dakikalar sonra fark ettim. Merakıma yenik düşerek “Neyiniz var?” diye sordum.

Önce garipsedim kadının cevabını… Sonra kendi içimde bazı hesapların ve sorguların başlamasına sebep oldu…

Cevabı: “Bugün kırkıncı doğum günüm…”

Bir insan kırkıncı doğum gününde neye bu kadar ağlar diye düşündüm önce… Sonrası hüzün… Hüzün, en doğal halim…
Kırk yaşında bir kadının umutları, hayalleri ve gündelik düşünceleri nelerdir? İnsan 40 yaşına geldiğinde neleri yapmış olmalı ki, kendini “başarmış” sayabilsin?…

40 yaşından önce bir kadın “Anne” olmalıymış…

40 yaşından önce bir kadın “Evli” olmalıymış…

40 yaşında önce bir kadın “İş” sahibi olmalıymış…

40 yaşında ağlayan kadının hüznünü, kederini, elemini anladığıma öyle içten inandım ki bugün…

Sonrasında kendime sordum…

31 yaşıma çeyrek kala

BEN

“Neler başardım?”

***

Türk divan edebiyatının unutulmaz isimlerinden Şeyh Galip, 24 yaşında Divanını kaleme almış. 26 yaşında türk divan edebiyatının şaheserlerinden “Hüsn-ü Aşk”ı tamamlamış. 34 yaşında Galata Mevlevihanesi Şeyhliğine getirilmiş.

Yine divan edebiyatının ünlü isimlerinden Baki (Mahmud Abdülbâki), Kanuni’nin, Doğu Seferi“nden dönüşünde kendisine sunduğu kaside ile özel ilgisine mazhar olduğunda, henüz 28 yaşındaymış. Saray ehli arasına katılmayı başarmış…

Tarihin kuşkusuz en parlak isimlerinden birisi olan Fatih Sultan Mehmed (II. Mehmet) Osmanlı Devletinin başına geçtiğinde henüz 19 yaşındaymış. Ve kutlu fethi gerçekleştirdiğinde 21 yaşındaymış…

Osmanlı İmparatorluğunun en parlak döneminin padişahı Kanuni Sultan Süleyman (I. Süleyman), 17 yaşında İstanbul’un ilk valisi olmuş. Tahta çıktığında henüz 25 yaşındaymış.

Osmanlı devletinin kurucusu Osman Gazi, tahta 23 yaşında çıkmış.

Almanya’nın gelmiş geçmiş en ünlü şairi Johann Wolfgang von Goethe,  Genç Werther’in Acıları“ isimli romanıyla tüm avrupaya ün saldığında 25 yaşındaymış.

Yine Almanya’nın çok ünlü şairlerinden Friedrich Schiller, Alman edebiyatında halen farklı bir yere sahip olan „Haydutlar“ isimli oyununu kaleme almaya başladığında henüz 17 yaşındaymış. Bu eserini tamamladığında ise henüz 20 yaşındaymış. 23 yaşındayken eseri Almanya’da ilk defa sahnelenir ve büyük tepkilere yol açar. Alman tiyatro ve edebiyat tarihinde yeni bir çığır başlatmıştır genç şair.

„Tanrı ölmüştür, insanlar yeryüzünde yapayalnızdır“ gibi saçma bir  tezle „ünlü Filozoflar“ kervanına katılan Nietzsche 24 yaşında Basel Üniversitesinde Filoloji profesörü olmuş.

Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren Özel Göreliliği hazırladığında, ünlü Fizikçi Albert Einstein 26 yaşındaymış.

***

Tarih boyunca “40”ına varmadan yeryüzünde bir “iz” bırakacak herhangi bir eylem gerçekleştirmişlerin listesi uzayıpta gider… Uzadıkça  içimde ki “Birşeyler yapamamışlığın” ezikliği beslenir durur.

Gün bügünken ve bugünüm bir gün geçmiş olacakken… Gelecekte benimde bir yerim olsun isteğim şiddetleniyor içimde. Zihnimde bir türlü toparlayamadığım ama aklımdan da hiç çıkmayan “Tersaneli süleyman”a dair cümleler…

Yine olmadı… Yine toparlayamadım içimde ve zihnimde boncuk taneleri gibi dağılan kelimeleri… Yine karışık, karma karışık bir yazı döküldü parmak uçlarımdan önce klavyenin tuşlarına… Sonrasında buralara…

Son söz, söz ustasının olsun…

“40” yaş öncesi “Bende birşeyler başarabildim” diyebileceğim işler düşleri kurmaya devam…

Peki siz?…

“…bir bahar sonuydu. Bir yazın başlangıcı. Kiraz dallarında pembe çiçekler yerini çoktandır meyveye bırakmıştı Tersanede. Kömür ocağının yanında, isten dumandan kirlenmiş duvara. İsten dumandan daha kara bir kalemle ve okunması kolay olmayan bir hatla… Sağdan sola doğru ismimi yazdım. Bir sin… Bir lam… Yanına bir ya koydum… Bir mim… Bir elifle çektim nefesimi… Nun’la üfledim, nokta koydum. Süleyman’dım. Ama sanmayın ki kendisinin geriye bir aşk, bir devlet, bir de saltanattan çok daha fazlası kalmış olan Sultan Süleyman’dım. Sadece dört mısra kaldı ocak duvarında benden geriye. Yetti… İkibiniki yılının yazıcı tarafından kendisine dair hiç bir yazı yazılmamış şubat ayına öyle erdim:

“Bir zamanlar ben de Süleyman idim

Ateşe rüzgara hükümran idim

Sanmayın ki Sultan Süleyman idim

Tersanede körükçü Süleyman idim”

(Alıntı: İsimle Ateş Arasında – Nazan Bekiroğlu – Timaş Yayınları)

MimRaDal

Can…

Can…

En kuytu acılarımı çıkardım mazimin gizli gözlerinden;
Bir bir can buldukça unutulmuş anılar,
Durulmaz sandığım fırtınalara boğdum yüreğimi…
Sükuta dair mısralar sıralarken
ve yeni vurgunlara doğru yol alırken
dost bildiğim simalardan…
önce mum oldun Can,
alaca karanlıklarıma ışık tutan.
Sonra Gül oldun,
arka bahçelerime baharı taşıyan…

Masallar uydurdum bitmiş aşklara ve vakitsiz sevdalara dair
Vuslatsız, Hicranlara gebe!
Periler, cüceler, güller, papatyalar…
Süsledim yine adının etrafını masallarda ve mısralarda…
Durulmaz sandığım fırtınalara boğdum yüreğimi
Bir kez daha…
ve alırken yeni vurgunlara doğru yol,
dost bildiğim simalardan,
Güneş oldun Can,
Dört mevsim mevsimsizliğime son verip
Bana yazımı yaşatan…

Acı denizine açılırken yelkensiz ve pusulasız
dinmez sandığım fırtınalarım
yalan karışmış masallarım
ve sükuta dair mısralarım ile
yitik bir diyarım artık Can…

Korkularım ile boğuşurken yalnızlığımın göbeğinde
keder kuşattı dört bir yanımı.
Derdimin dermanı belkide Sensin;
Yüreğim yine yangın yeri Can…

13.06.2005

CAN dedikçe titriyorsa rüzgarın kollarında ki mumun ateşi gibi yürek,
o CAN gerçekten CAN dır…
Mısralar bir denemeden ibaret…
CAN Dostum için….
O kendini zaten biliyor…

Yakamda asılı kalan…

Etiketler

 

Bugün hilal yıkımlardan kanadı,
yıldızlar ağladı….
Kimse bilemedi üşüyen siyah gülleri…
Ve hiç silemedi yüzümden hüznü,
yakamda asılı duran anılar/öfke…
Giden gitti;
giderken yanında benide götürerek….
Bana bir tek odam kaldı;
birde odamı dolduran yalnızlığım…

Bugün güneş üşüdü
bulutlar baharıma küstü…
Kimse bilemedi yağmura (muht)aç arka bahçelerimi…
Ve hiç silemedi kaderimden hicranı,
yakamda asılı kalan anılar/öfke…
Giden gitti;
dönüşü imkansız yolculuklardan bihaber…
Bana bir tek aşk kaldı;
birde aşka çile katan yalnızlığım…

Bugün söz acziyetimle tükendi,
Kelam incindi…
Kimse bilemedi mi bütün renklerin MOR’a aktığını?
Ve hiç silemedi bahtımdan siyahı,
yakamda unutulan anılarım/öfke…
Giden gitti;
giderken acılarımıda dirilterek…
Bana yine bir tek şiir kaldı;
birde şiiri tamamlayan yalnızlığım…

…ve O!

Bitmeye mahkum kısır döngü 

Varlığımı kuşatan hüzün nöbeti…

Vakitsiz dileklerin kurbanı

Pencere kenarımı süsleyen çocuk…


Acı denizi,

Yelkensiz gemi,

Kayıp rıhtım,

Deryasız Kaptan…


Yalnızlığımın ilk armağanı

Geceyi süsleyen sahra yıldızı…

Vakitsiz isteklerin kurbanı

Masallarıma hapis dilek perisi…

 

Yitik diyar,

Unutulmuş kahraman,

Sahipsiz hicran

Mavi ölüm…

 

Karanlığa boğulmuş bir yol

Sevgiliye başlattığım sefer…

Vakitsiz arzuların kurbanı

Ayrılığa mahkum öykülerim…

 

Mor Hüzün,

Belirsiz yalnızlıklar,

Kırık ayna,

ve O…

….

Sen,….

Sen, … 

Sen,
Kafiyesiz satırlarda ifşa edilen sırrım gibi değil,
Dilimde ki mahur bestenin can alıcı mısrası gibisin… 

Sen,
Varlık günlerimde unutulmuş şükrüm gibi değil,
Pişmanlığımın en kıdemli demlerinde “Ah”ım gibisin… 

Sen,
Aşkın dakikalara sığdırılmış kalıntısı gibi değil,
Muhammedi bir sevgi, Haticenin sadakati gibisin… 

Sen,
Odamı dolduran anlamsız yalnızlığım gibi değil,
Bütün yenilmişliklere çare, Eyubun sabrı gibisin… 

Sen,
Hicran ile sınanmış gönlümün kederi gibi değil,
Çölde kalmışlığımın eksiği, Haceri bir teslimiyet gibisin… 

Sen,
Yangına verdiğim kentin yitirilmiş son figüranı gibi değil,
Kalanlar dergahında O mürşidin dilinde ki “Hu” gibisin… 

(Tarihe karışmasın diyerekten tarihsiz…)

….

Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun geleceğine inandığım…

Varlığına ve birgün varlığınla benide müjdeleyeceğine yürekten inanıyorum. 
Geldiğin vakit bayramım olacak… 
Ve o günden sonra her günüm bayram olacak… 
Darlığa seninle katlanacağım…
Yokluğa seninle sabredeceğim…
Sıkıntılarımı seninle üstleneceğim…
Kederlerimi seninle eksilteceğim…
Hüzünlerimi seninle güzelleştireceğim
Ve bir tek seninle paylaşacağım…
Seninle paylaşacağım kırık dökük umutlarımı…

Geldiğin gün en güzel günüm olacak…
Gelişini güller ile kutlayacağım. 
Şükrümü sadakalarla eda edeceğim. 
Dualarımda ki “Elhamdulillah”ım daha coşkulu olacak..
Alemlerin Rabbine dualarımın kabulü için daha büyük bir sevinçle teşekkür edeceğim.

Cenneti bu dünyada seninle tadacağım. 
Ahiretlik cennetimin hülyalarını seninle süsleyeceğim. 
Seninle güleceğim ve seninle güldüreceğim…
Seninle neşeleneceğim ve seninle neşelendireceğim…
Seninle öveceğim ve seninle övüleceğim…

Hayatım seninle yeni bir yön alacak…
İbadetlerimi daha bir coşku ile yapacağım. Daha büyük bir şevk ile yapacağım…
Daha çok secde edeceğim…
Daha çok zikr edeceğim…
Daha az uyuyacağım
ve
daha çok yaşayacağım…
Seninle bereketlenecek günlerim…
Seninle bereketlenecek ömrüm ve seninle bereketlenecek gönlüm…

Hüzünlerim acı vermeyecek 
ve
unutacağım mazimde ki bütün acıları. 
Hatırladıkça sızlanmayacağım, gülümseyeceğim.
Zira çekilen her acı senin gelişinin ön habercisiymiş bileceğim. 

Anmayacağım mazide kalmış hiçbir ismi,
zira Rabbimden sonra en güzel isimler sana ait isimler olacak.
Sayıklayacağım her daim ismini 
ve
her yere senin adına yazacağım…
Karlar, kumlar, duvarlar, kağıtlar…
Kitaplarımın arka kapakları…
Okul dosyalarımın ön kapakları…
Kese kağıtları
Şiir defterleri…
Resimlerin her bir yanı…
Bütün dünyamda senin adın yazılı olacak…

Dualarım bir başka güzelleşecek…
Zira biliyorum ki sen geldiğinde gönlüme bambaşka bir sevgide gelecek…
O sevgi ile beni sevmeyenleri dahi sevebileceğim…
Dualarıma ilk seni ve sonra herkesi dahil edeceğim…
İnanıyorum ki seninle güzellikleri güzel göreceğim…
İnanıyorum ki seninle çirkinlikleri göz ardı edeceğim…
İnanıyorum ki seninle tebessüm edeceğim…
Güldükçe yüzüm
İçimde gülecek… 

* * * * *

Her akşam yorgunluğumu beni kapıda karşıladığında
gülen yüzünle unutacağım…
Güne ve insanlara dair bitmeyen öfkemi
bana gün be gün sunduğun sofralarında unutacağım…
İşlerime veya okuluma dair sorunlarımı
Gecelik çay sohbetlerimizde önemsemeyeceğim…

Evimin neş’esi olacaksın…
Gönlümün sevinci olacaksın…

Hayatı benimle güzel göreceksin…
Benim ve benimle olmak herşeyin üstünde olacak senin için…
Seninle ve senin olmak herşeyin üstünde olacak benim için…
Sahiplenmeden 
ve
ezmeden
ve
tüketmeden seveceksin beni…

Saçlarını benim için uzatacaksın…
Akşamları belki bir sobanın başında 
belki şömine başında
belki de hiçbiri olmaksızın sadece ikili bir koltuğun sol tarafında oturup 
sırtını bana döneceksin
Saçlarının örgüsünü belki ben yapacağım
saçlarının kokusuna doyamazken… 

Bayram ve Kandil günlerinde benim için ellerini 
ve belki birde saçlarını kınalayacaksın.
Kokusunu sevdiğim için…

Her Perşembe beni bir tabak kurabiye 
ve bir fincan kahve ile mest edeceksin belki… 
“Gönül muhabbet ister, kahve bahane…” diye başladığım cümlelerim
Her defasında sana olan muhabbetimin kelimeleşemeyeceği ile biter…

Belki bir Pazar ikindisi
yağan rahmet yağmurları altında bir gezintiye çıkarsın benimle. 
Yağmurda ıslanmayı 
ve ıslanırken gözlerinin ta içine bakıp “Seni seviyorum” demeyi sevdiğimi bildiğin için
her daim yağmurlu yürüyüşlerimizde yüzüme bakacaksın belki…

Mutluluğu benim mutluluğumda yakalayacaksın…
Evimin sultanı olacaksın… 
Mutluluğu benimle, benim yanımda arayacak ve benimle, benim yanımda bulacaksın belki…

Başkalarınca fark edilmeyen işlerini benim fark etmem
Seni biraz daha bağlayacak bana. 
Beni de biraz daha bağlayacak sana…

Bir Cuma ikindisi evime geldiğimde
seni temizlikle uğraşırken bulduğumda
gönlümde bir dem daha yüceleceksin. 
Belki söylemlere inat bende el atacağım yarım kalmış işine
ve senin “yok” demlerine rağmen yaptıklarımdan haz alırken
senin sitemli bakışlarınla seni bir dem daha seveceğim belki…

Bileceğim ki yaptıklarının hepsi benim için olacak…
Ve kıymet bileceğim…
Yeni silinmiş dolap kapaklarının parladığını
Camların daha aydın olduğunu
Perdelerin daha beyaz durduğunu
Masanın örtüsünü yeniledğini
belki bahar kokulu banyo havlusunun tazeliğini keşfedeceğim ilk önce…
Ve ben fark edince benim için yaptığın ufak görüntülü 
büyük kıymetli işlerini
biraz daha seveceksin beni…
Ve sen sevdikçe beni
bende seveceğim seni… 
Hiç eksilmeyen bir sevgi ile…

Kaldırımda sek sek oynayan çocuk
pantolonun dizi yırtılmış şekilde eve geldiğinde
yüzünde ki yorgun ifadeyi seveceğim belki…
Ben üstleneceğim o an afacanın elini yüzünü yıkamayı…
Banyonun eşiğinde durup bana baktığını hissedip 
biraz daha haz alacağım yaptığım her bir işten belki…

Ramazan günleri una bulanmış ellerin ve yüzünle
akşam gelecek misafirlerimize yapma gayretinde olduğun böreklerin
belki peynirini ben serpiştireceğim…
“Beceriksiz” derken yüzünde ki tebessümü ve gözlerinde ki muhabbeti daha çok seveceğim…
Seni sen olduğun için bir kez daha seveceğim…

İslamın egemen olduğu o yuvayı seninle kuracağım belki…
Mutsuz bir evlilik yapacağıma dair vehimlerimi senin gelişinle unutacağım…
İmtihanım evimin dışında olacak belki
ve ben şükredeceğim…
Zira dualarımda hep o yönde…

“Rabbim… İmtihanımı evimin dışında olayım…
Beni kendi dört duvarım arasında imtihan etme ne olur…”
dedikçe 
belki sen o duamın karşılığı olacaksın…

Belkilerimin tükenmediği bir yazıma hapis kalacaksın belkide…
Belkide hiç olmayacaksın…
Ama olmasan bile, vehiminle yaşamak dahi güzel…

Geleceksen tez vakit gel,
yüreğim halen yangın yeri….

09.12.2005

Mor ve Hüzün

Etiketler

, , , , ,

Penceresinin önünü kesen akasya dalının mavi boyalı duvarlara bıraktığı gölgeleri izliyordu dakikalardır.

“Keşke bir kuşun gölgesi olsam ve konsam şu dalın gölgesine.”

Ahşap döşemenin üzerine bırakılmış koyu mavi bir kilim… Kapının sağ yanında ki duvarı boydan boya kaplayan, mor menekşe işlemeli yatak örtülü divan… Yatağın karşısında ki duvarın yarısını üst üste istiflenmiş yorgan ve yastıklar kapılıyordu. Diğer yarısı boştu. Kapının karşısındaydı pencere ve ne vakit nisan güneşi cömert ışığıyla odayı aydınlatsa, evin tam dibine dikilmiş akasyanın dallarının gölgesi kapının bulunduğu duvarda belirirdi.

“Babaevi kızın dünya cennetidir…” diye söze başlardı babaannesi, ne vakit odasına gelip oflaya puflaya divanın üzerine yerleşse. Ardından mutlaka “evlenmenin de vakti var a kızım… Baba ocağının keyfini çıkarmaya bak.” diye devam ederdi.

 

Kabus gibi gecenin sabahıydı şimdi. Görücüler, tartışmalar, kahve ve …..

Divanın üzerinde ki mor menekşe işlemeli yatak örtüsünü ortasından avuçlayıp kendine doğru çekti hışımla. Sonra kollarıyla göğsüne bastırıp yerde diz çöktü. Divanın arkasına düşen akasya dalının gölgesine baktı yeniden ve ardından düğüm düğüm çözülen hıçkırık…

 

“Menekşeler mor olsun, hala…” diye tembihlemişti halasını. Çeyizinde herşey ama herşey mor olmalıydı. Hani onun sevdiği renkti mor. Ona göre mor hüznün rengiymiş. İnsan sevdikten sonra hüzün kalırmıydı ki” Gamzenin hayatında hüzün yerini çoktan umut ve hülyalara bırakmıştı. Ya onun” O neden halen hüzünden bahsederdi ki” Olsun bahsetsindi… Madem mor hüznün rengi ve madem hüzün onun rengi… Madem mor en sevdiği renkti, o halde hüzün olsundu çeyizinde ki her işlemenin rengi… Her desen, her çiçek, her işleme ve her oya… Mor olsundu hatta hayalinde ki evinin odalarının rengi. Varsın mor hüznün rengi olsun, o moru seviyorsa hüzün dahi güzel bir renkti. Hatta en güzel renkti…

 

“Menekşeler illa mor olsun hala…”

 

İşte mor menekşeli krem yatak örtüsü… Onun geleceği içindi bunca hazırlık. O gelecekti ya ve o görecekti ya… Mor olmalıydı menekşelerin rengi. Halasının “dizim dizim” diye sızlanırken, marifetli ellerinin krem örtü üzerinde gezindikçe ve iğne saten kumaşa battıkça, örtüde menekşeler Gamzenin gönlünde güller açmıştı. Ah o heycanlar… Ah o korkular… Ah o telaşlar…

Ya yetişmezse”…

“Yetişir be kuzum, yetişir…” demişti halası. “Bana yetişmeyenlerin hepsini sana yetiştireceğim, sen hiç tasalanma be kuzum.”

 

Kimbilir… Belkide saadeti yarım kalmış halasının bahtsızlığının bir yansımasıydı dün ki gece… Yok yok… Olamazdı. Herkes ancak kendi kaderini yaşardı.

 

Düğüm düğüm çözülen hıçkırıklar… Kucağında ki mor menekşe işlemeli krem saten yatak örtüsü… ve gecedir kesilmek bilmeyen gözyaşları…

 

Başında ki yazmayı kavradı busefer sağ elinin parmakları ve çekip aldı başından hınçla. Sonra tekrar uzandı başına ve saçlarının arasından bir önceki gün özenerek takıp takıp çıkardığı tokaları bir bir koparmak istercesine çıkardı tekrar. Öylece önüne bırakıyor sonra elini tekrar başına atıp rastgele diğer tokayı çıkarıyordu.

“Saçların gece kadar güzel, bunu biliyor muydun”…”

Gece kadar güzel saçlar… O geceyi çok severdi, tıpkı hüznü sevdiği gibi. Eğer saçları gece kadar güzelse, demek ki gerçekten güzel görüyordu kendisini… ve saçlarını.

“Saçların gece kadar güzel…”

 

Varsın olsun du, gece kadar güzel…

Senin olmadıktan sonra…

 

….

 

Elini divanın altına doğru uzattı ve mavi bir seleyi önüne doğru çekti, kaldırdığı örtünün altından. Fazla karıştırmadan bulmuştu aradığını. Sağ elinin işaret ve baş parmağını makasın sapının deliklerine sokup sol eliyle saçlarını kavradı. Saç dibine yakın kesmeye başladı gece karası saçları…

 

Kestikçe ve önünde ki mor menekşe işlemeli örtünün üzerinde biriktikçe siyah saçlar, hep aynı cümleyi tekrarladı.

“Saçların gece kadar güzel…”

 

….

 

Saatlerdir önünde yığılı bekleyen saçlara ve duvarda ki akasya dalının gölgesine bakıp durmuştu. Kapının ardında açması için yalvaran annesine cevap vermemekte kararlıydı.

“Herşey senin iyiliğin için…” demişti annesi, “seni asla veremem uzaklara” cümlesinin ardından. “Dilerim öyle uzaklara gelin gideyim ki, uzak dediğin mekanlar sana yakın gele o vakit” diye seslendi kapıya doğru. Yanıt gelmemişti kapının ardından.

İnsan bir defa sevmeli ve o bir defa bir ömür boyu sürmeliydi. Ne çok söylemişti bu cümleyi annesine, halasına ve babasına…

 

Babasının merhametli sesi çınladı kulaklarında.

“Yavrum… Mutlu olduğun vakit mutlu olurum ancak…”

Halbuki şimdi mutluluğuna gölge düşürmüştü işte.

 

“Kuzum… Canım kızım… Sen edemezsin gavur elierinde, yaban illerinde…” diye hudut çekmişti en büyük arzusunun önüne. Hani mutluluğu onunda mutluluğu idi…

 

“Ne çok isteyenin var. Seni gavur illerine yar etmem…”

Yaşadıkları acıklı bir türkü gibiydi sanki. Uzaklardan sevmiş, sevdiğine varma hayalleriyle gün geçirip ona hazırlanırken bir cümle ile yıkılmıştı dünyası işte. Halbuki zaman Türkülerin egemen olduğu zamanda değildi… Aşklar mesafe ve sınır tanımıyordu. Aileler ise ancak onaylama görevini yerine getirmekle mükelleftiler.

Herkes evleneceği insanı kendi tercih etmez miydi”

 

Ama…

O zaten tercihini yapmamış mıydı”

“Kaçalım…” dediğinde cevabı “Aileme karşı gelemem…” olmuştu.

Makası tekrar kavradı ve parmaklarını tekrar sapının deliklerine geçirdi. Kucağında ki mor menekşeli örtüyü sol avucuyla tutup makası rastgele örtünün her tarafına batırıp çıkardı. Saçlar örtünün hertarafına dağıldıkça, makas darbelerini artırdı. Bir daha… Bir defa daha… ve bir defa daha…

 

….

 

Kapı aralanıp kapı boşluğunda Gamze göründü… Aysel hanım bir an heyecanlanmıştı, kızını saatlerce yakarıştan sonra ilk defa görünce. Önce yüzüne bakmıştı… Gözleri ağlamaktan kızarmış ve şişmişti. Sonra saçlarına kaydı bakışı…

Simsiyah gür uzun saçlarından geriye bir harabe kalmıştı. Kızının kucağında delik deşik edilmiş yatak örtüsünü ve örtüden dökülen saçları görünce birden paniğe kapıldı. Galiba kızı aklını yitirmişti…

 

Gamzenin tavırlarında bi anormallik yoktu aslında. Görüntü korku versede ana yüreğine, konuşmaları sakin ve tane tane idi.

 

“Biliyor musun anne… Ne vakit içi boşaltılmış sözlerden ibaret şarkılar dinlesem, acaba böyle acılar yaşayanlar da varmıdır diye merak ederdim. Hüzün benim dünyamı terk etti sanırdım, zira hayatımda o vardı…

Yanılmışım… Hüzün sadece bir kenarda vaktinin gelmesini bekliyormuş.

Hüznü o sevdiği için sevmemeyi isterdim.

Olmuyor…

Ondan bana bir tek hüzün kalmalıymış meğer.

Ne gece kadar güzel saçlarım, ne de onun sevdiği mor…

Sadece hüzün kalsın bana…”

 

Aysel hanım ağlamakta buldu çareyi.

“Dilersen… Dilersen çağırtayım onları ve vereyim seni…”

 

“Olmaz anne… Önce parçalayıp ardından parçaları kucağıma doldurup beni mutlu edebileceğin ihtimalini dahi düşünme.

Geçer…

Buda geçer elbet…”

O vakit gel…

Etiketler

O vakit…

Bekle desem beni, bir çölün ortasında;
Haceri bir teslimiyet ile beklemeyi…
Ve yeni fırtınalarla içimde ki son yelkenler parçalanırken,
sığınabileceğim en emin liman olmayı…
Karamsarlığın her yanımı karanlığa boğduğun da
gönlümü aydınlatan güneşim olmayı…
Gel desem dünyanın diğer bir ucuna,
davet edenin benim diye tereddüt etmeden gelebilmeyi…
Gece üzerime çöktüğünde
Işık saçan fenerim olmayı…
Ve bulandıkça gönül sularım
onları durultacak iksirim olmayı…
Gizlenmek istediğimde
beni gizleyenim
Üşüdüğüm vakitlerde
beni örten yorganım…
Yollarımın tıkandığı ve tükendiği vakit
bana yeni yollar açanım olmayı…
Kapıların bana bir bir kapandığı vakitlerde
yeni kapılar açarak beni umutlandırmayı…
kalmak istediğimde
evim, han’ım olmayı
beni sana bağlayan prangam olmayı…
gitmek istediğimde
kanatlarım, elim, kolum, ayağım
yol gösterenim, uğurlayanım, koruyanım olmayı…
Gün gelir de herkesce yalanlandığım bir vakitte
Hatice’ce bir sadakat ile bana inanmayı
ve kovulsam
ve horlansam
ve dışlansam
ve terk etsem bende kavmimi
arkana dahi bakmadan benimle gelebilmeyi…
Uzağında kaldığımda dahi
Züleyha’nın niyazınla beni O’ndan dilemeyi…
neş’emi kaybettiğimde
coşkum, sevincim olmayı
pencere önüne sığındığımda
hüzünlerim olmayı
kederlerimi paylaşmayı
umudumu kaybettiğim vakitlerde
yeni umutları gönlüme işleyecek nakkaşım olmayı
kalbim işgale uğradığında
rehberim olmayı
kıdemli yalnızlıklarımın daralttığı vakitlerimde
arkadaşım, sırdaşım, acıdaşım olmayı
bu dünyamda eşim, zinetim, nimetim
öteki alemde hurim, nurum, huzurum olmayı
Benimle olmayı
Benim olmayı göze alabiliyorsan…

Ancak o vakit gel
Gitmemek üzere!…

…işte O vakit
Yüreğime hoşgeldin!

03.03.2006

Mevsimlerin bize küsmüşlüğü mü var? – Nurdal Durmuş

 

gelincik

Şimdilerde ben;

“Geceleri yıldızları seyrettiğim penceremden, her gördüğüm buluta yeni bir nisan ısmarlıyorum kalbime yağsın diye.”

“Her doğan güne yeni bir bahar ısmarlıyorum günbegün solan hayatıma renk katsın diye.”

“Her batan güne(şe) yeni bir sonbahar ısmarlıyorum ölümü hep hatırlatsın diye.”

“Her çaresizliğime yeni bir ümit ısmarlıyorum çaresiz kalmasın diye.”

“Her dostuma, yeni bir vefa ısmarlıyorum sevdamız büyüsün diye.”

“Her geçen dakikaya yeni bir saniye, her saniyeye yeni bir saat, her saate yeni bir anlam ısmarlıyorum zamansız geçmesin diye.”

“Her baktığım aynaya yeni bir benlik ısmarlıyorum yab(l)ancı maskeler takmasın diye.”

“Her kapandığım secdeye yeni bir dua ısmarlıyorum beni “O” hiç yalnız bırakmasın diye.”

“Her yazdığım cümleye yeni bir harf ısmarlıyorum eksik kalmasın diye!”

Birde açan çiçekleri olmasa bahçelerimizin,

Uçan kelebekleri olmasa baharlarımızın…

Sesleri uykularımızda yankılanan bülbülleri olmasa seherlerimizin,

Beş vakitte, beş sefer ferahlatan ezanları olmasa semalarımızın…

Daha çok kirleneceğiz.

Daha çok çirkinleşeceğiz.

Daha çok sağırlaşacağız.

Daha çok yalnızlaşacağız.

Keşkeklerim, beklilerim, ölüm olmasa,

Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,

Ruhumuzu arındıran dua olmasa,

Daha çok bunalacağız-bulanacağız!

Mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var? Ne kardelenler açtı bu bahar, nede balkonlara, caddelere, sokaklara çiçeklerini savuran kiraz ağaçlarının kokusunu hisseden oldu. Ne, allığına, morluğuna, saflığına, beyazlığına hayran olduğu gülün endamlı gülüşleriyle mutlu oldu bülbül, nede ovalardan bayırlara, kırlardan yaylalara bal toplayan arılarla selamlaşan çiçekler gördü baharı. Ne gecenin kalbi aydınlandı minicik bir ateşböceğiyle, nede, sessizliği bozuldu vakitsiz bir baykuşla. Ne çocukların yüreğinden yıldızlara köprüler kuruldu masallarda, nede aşıkların yüreğine kaf dağından hayaller çıkageldi. Ne Yusuf’a el uzatan kervanlar geçti buralardan, nede pervazlara konan yusufçuk kuşları bekledi pencerelerde. Her mevsimden geriye acı bir sessizlik, Hayır hayır kocaman bir sessizlik kalıyor. Bilmem! sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık, baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?

Nurdal Durmuş

gereksizlerim…

Yazıya nasıl bukadar uzak düştüm, şaşıyorum.
Halbuki yazısız günüm olmaz/olamaz diye kendimi inandırmıştım.
Şimdilerde harflere, hecelere, kelimelere, cümlelere, öykülere, şiirlere…. herşeye öyle uzak kaldım ki…

“Sıradan olmak istemiyorum…” diye süren sohbetlerime inat, öyle sıradanlaştım ki… Dağıldım!
Toparlayamıyorum kendimi…

(25.06.2008)
-

Ve bıraktım, gitmek isteyenleri de…
Uğurlayamıyorum… Ama sıkı sıkı sarılıp tutmuyorum da…
Yakınıma düşmek isteyenler, zaten yakınımda.
Gitmek isteyenler: ….

(01.07.2008)
-

“Unutmuş birer birer Eski dostlareski dostlar 
Ne bir selâm, ne bir haber Eski dostlar, eski dostlar…”  

(04.07.2008)

BABAMIN BİBERONU – mihrican keskin

Çocuktum daha
Uyuyan bir baba
Yavaşça yaklaşıyorum yanına
Yine biberonu yanında
Gözlerine de uyku çökmüş

‘’Seni seviyorum baba’’
Bir hışımla eli yanağımda
Sonra yuvarlanıyorum yatağın ayak ucuna

Elindeki biberon olmak vardı baba
Hiç değilse o hep yanında
Gözün gibi bakıyorsun ona
Neyimiz varsa veriyorsun da
Gerçi neyimiz kaldı geriye baba

Çocuktum daha
Uyuyan bir baba

Annemin elinde toz bezi
Sabah sekiz akşam yedi..
Pencere kenarlarında annemi bekleyerek çocukluğum geçti…
İşte sevimli bir haber
Annem,annem göründü biraz ötede
Koşarak açıyorum kapıyı,
Yorgun bir bedeni karşılıyor gözlerim

‘’Anne seni çok özledim’’

Yorgunum oğlum…(kızım)
Eski bir hayali yüzdürüyordum susuzlukta
Annemin elindeki çantada..
Babamın biberonu alınmış gazeteye sarılı masada
Gözlerim ufak bir çikolata arıyor ama..
Yok…

Babamın büyümesini bekleyene kadar
Ben rafa kaldırıyorum çocukluğumu…

Büyüdüm..
Şimdi tozlu raftan elimde kalan;
Babamın biberonu,
Annemin toz bezi,
Susuzlukta yüzdürdüğüm kırık dökük bir hayal..

Çocukluk benim dilimde
Babamın büyümeyişi,benim ise hiç küçülemeyişimdi

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 84 takipçiye katılın