Biçare

Öylesine; sessizce….

Hüznün Kuşattığı Ada: Mutluluk

kerzehandk.jpg

”Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır.”

Mor ışıklar, bir bestenin en can alıcı notaları gibi mavi sulara düşüyor. Sular, coşkun bir melodinin raksını tutuyor, yüzleri utanç lacivertine bürünüyor, bu lacivert suların üstünde, ak bir buğu yükseliyor ve kurşuni bir hüzün olarak mavi sulara geri dönüyor. Mutluluğu hüzünden, hüznü de mutluluktan ödünç alıyoruz.

Geride bıraktığımız hüzünleri toplama sanatıdır, mutluluk. Kahkahalarımız, kor bir ateş gibi dudaklarımızda dalgalanıyor. Sanıyoruz ki, bütün mesele daha bol kahkahalı bir hayat. Oysa bir kahkahanın tabirinden kaç hüzün çıkar, bilmiyoruz. Acıyı sanatın en büyük öğretmeni olarak niteleyen yazar: ”Mutluluk, zevk ve başarı, kaba tanecikli kalın bir dokuda olabilir; ama hüzün yaratılmış şeylerin en duyarlısıdır. Nerede hüzün varsa orada kutsallık vardır.” diye yazmıştı. Almanların bilge yazarı Goethe:

”Ekmeğine kederi katık etmeyenler,
Ağlamakla, sabahı beklemekle
Gecelerini tüketmeyenler
Tanıyamazlar sizi, ey göksel güçler!” demişti. Kahkahalar ruhumuzdan neleri alıp götürüyor, bilmiyoruz.

Başlangıçta ortak dilimiz, hüzün ve mutluluktu. Biz, kelimelerle dilimizi yozlaştırdık. Kelimeler çoğaldıkça diller çoğaldı, diller çoğaldıkça insanlar birbirlerinden uzaklaştı. Oysa başlangıçta hüzün ve mutluluk vardı ve bütün sözcüklerin tükendiği noktada yine hüzün ve mutluluk var. ”Tuna Üstüne Söyleyen” şairin Abidin Dino’ya: ”Sen mutluluğun resmini çizebilir misin?” deyişindeki hikmet de, sanırım mutluluk ve hüznün en saf izdüşümünün insanda olması ve insanın ötesine taşınamamasıdır.

Fırtına, kalıcı olduğunu sanır; oysa rüzgarların ömrü daha uzundur.
Sel, ovaya kalmak için iner; fakat ardında bir yığın kum bırakır.
Yılan, derisinden bir tövbe ile soyunur; fakat zehrinden yepyeni bir deri boy verir.
Mutluluk bir zırh gibi gövdemizde kamaşır ama hüzün iğne deliğinden kendisine yol bulur.

Mutluluğa ant imiş, hüzünlerden azade bir hayat sunuyor bu karton kapaklar. Okuduğum bütün kitaplarda, harflerin arkasına gizlenmiş mutluluk formüllerini aradım, ta ki bir gün o yaman dostun: ”Sen, ikinci el hayatlar okuyorsun; dolayısıyla ikinci el mutluluklar bulacaksın ve çoğu kez ikinci el mutluluklar hüznün filiz noktasıdır.” deyinceye kadar. Vazgeçtim artık, mutluluğun formüle edildiği paket kitaplardan. Fazla korunanın daha fazla yaralanması misali, hüzünden kaçtıkça mutluktan da uzaklaşıyoruz.

Kabe’yi ihram giymiş, kalbini tavaf eden bilge: ”Mutluluk, huzur anlamına gelmez.” dedi. ”Nasıl?” dedim. ”Bir bilge dünyanın bütün acılarını kalbine yüklediği için huzurludur; ama bir bencil, bütün acılara kulaklarını tıkadıkça mutlu olabilir.” Oscar Wilde, İsa’ yı anlatırken onun insanda eşitlendiğini ve insanı en yüce varlık olarak kabul ettiği için huzurun zirvesine çıktığını; ama çok az mutlu olduğunu yazmıştı. Ermişlerin; cüzamlıların yanaklarından öpmeleriyle, yokluk sofralarında yoksulları ağırlamalarıyla, bir günahkarı yüceltirken kendilerini aşağılamalarıyla huzurun mutluktan çok daha başka bir tılsım olduğunu bizlere öğretmek istediklerini yazmıştı. Mutluluk, ruhun kendisini acıdan sakınması, koruma çabasıdır. Huzur ise ruhun adanması, acıyı hissetmesidir. ”Ârif güle benzer de gülümser pek az.” Bir cümle deviniyor zihnimde: ”Mutluluk, Tanrıya, sonsuz bir minnet duymaktır.”

Mutluğun yelkenleri iyice gerilmiş, hüznün rüzgarları şişiriyor mutluluğun yelkenlerini. O yaman dost: ”Mutluluk, hüznün doyma noktasıdır ya da mutlulular çoğu kez demlenmiş hüzünlerdir.” demişti. Mutluluk’ un yazarına: ”Kitabınızın adını neden mutluluk koydunuz?” diye sorulmuştu. Yazar: ”İnsanlar, bir gün mutluluğun limanında sonsuza değin demirleyeceklerini düşünürler. Sonrasında hayatlarında acının ve mutsuzluğun yer etmeyeceğini düşünürler; oysa mutluk ve hüzün hayatın duraklarıdır. Yolculuğumuz sürdükçe bu duraklarda konaklayıp yolumuza devam edeceğiz.” diye yanıtlamıştı. Yunus, bu sözü yıllar evvelinde söylemişti:

”Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayran olur,
Bir dem gelir, şâdi olur, bir dem gelir giryan olur.”

Bir ”hüzün yılı” yaşanmış ve yetimliğe bir de öksüzlük eklenmiş. Ulu dorukların ulaşılmaz derinliklerden çıkması gibi kalbinin Yusuf kuyusundan varlığının en yüksek zirvesine çıkan Mevlevilerin Şeyhi:

”Varlık benlik gözetmemek, mutluluk o
Kopsun, Allah bir yana, tümden insan” derken bütün varlıkları öz varlığın yansısı olarak görür.

Hikmetli şiir söyleyen Nesimi, teninden soyunmadan önce mutluğunu da hüznünü de kendisine saklar:

”Nesîmî’ ye sordular kim yarin ile hoş musun
Hoş olan ya olmayam ol yar benim kime ne”

  Mehmet Öztunç

2007/10/16 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair | , | 1 Yorum

Sarıyı seçtim hocam, sararmış ömrüm gibi…

sararmis.jpg

 

 

tahta kapı önünde oturmuş beklemede
ağlar ha ağlar sivri dilin gelini
güller işlemiş sandıkta ki mendile
çantaya doldurup da kaçırmışlar denizi

ne kalıyor geriye:
eyvah ki annemin
ellerinden bir vakitler naz şerbeti içtiğim

kararmış bir avuç yüz, bir tutam yılan saçı
perişan hazinemde
ve patlıyor her sabah bir sükut fırtınası

sarıyı seçtim hocam, sararmış ömür gibi
aşk için son yudum zehr ile içtiğimi
kimselere demedim

demedim ya bilindi ağzımda ki maviden
karnemi alıverdim de bir gün ağlamışken
hayat bilgisi zayıf
dedi gözlerinde azraille öğretmen

bense rüya görmüştüm, rüyamda uçtum bile
sarıyı seçtim yine, çantada ki denizi
hatırlarım küçükken
annemin elinde naz şerbeti içtimdi

Fatma Şengil Süzer
(Kafdağı – 54. Sayısı)

 

 

 

 

 

2007/10/16 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair, Sahiplendiklerim, Şiir | , , | Henüz Yorum Yok

Dost´a sitem…

7.jpg

…..Hallac-ı Mansur, cezbe ve sekir halinde söylediği ve mazur bulunduğu Ene’l-Hak cümlesi yüzünden idama mahkûm edilir. Onu asılacağı meydana getirdiklerinde etrafta mahşerî bir kalabalık vardır. Hallac-ı Mansur darağacını görünce güler ve kalabalık arasında gördüğü dostu Şibli’den seccade isteyerek iki rek’at namaz kılar. Ardından şöyle duâ eder: “Allah’ım burada senin dinin uğruna gayrete düşüp beni öldürmek için toplananların suçlarını affet.”

Bu esnada kalabalık içinden özellikle düşmanları, fırsat bu fırsat diye Hallac-ı Mansur’a taşlar atarlar. Hallac-ı Mansur bunlara ah bile demez hatta tebessüm eder, ama dostu Şibli ağlayarak kırmızı bir gül atınca Hallac-ı Mansur inler ve şöyle der: “Taş atanlar avam takımı, bilmiyorlar, halden anlamazlar. Onların taşı bizi incitmez ama halden anlayan bir dostun attığı gül bile bizi incitti, canımızı acıttı. ”……

Dostun attığı gül bile incitiyorsa,
dost sanılanların attığı taşlar?…

Gün geliyor insan dostun elinden atılan gülü dahi arar oluyor!…

 

2007/10/16 Yazan: Biçare | CAN´a | , , | 3 Yorumlar

‘’subhane rabbiyel azíím”

mevlana_1.jpg

seslendiğim zaman duyduğunu,
yazdığım zaman gördüğünü,
hissettiğim zaman bildiğini biliyorum

ve biliyorum ki;
kudretinle tuttuğun elimi
dar günümde de
şükretmekten geri durmazsam
bırakmyacaksın.

sana bir adım geldiğimde
sen ban bin adım geleceksin

bu yüzden
seni anmaktan geri durmayacağım

‘’subhane rabbiyel azíím”

 

 

 

(Haditha)

2007/10/16 Yazan: Biçare | Sahiplendiklerim | , , | 1 Yorum

Durgun sular…

Durgun bir nehir gibi akan kıvrımlı yolların kenarına dizilmiş sıra sıra akasya, kestane ve adını bilemediğim başka ağaçlar. Yürürken nekadar uzun gelirdi bana bu yollar. Zaman ve mekan tanımını o vakitler başka yapmaktaydım. Kıvrımlı yolların ardından tuğla ve demir duvarları arkasında kalmış kocaman ve ulaşılmaz evlerin sıralandığı sokaklar başlardı. İlk olarak kocaman demir bir kapının ortasına yerleştirilmiş köpek resmi olan ve demir kapının aralıklarından zor görebildiğim o kocaman sarı kale gelirdi. Bir kale değildi elbette… Sıradan bir villa… Ama o vakitler benim dünyamın kalesiydi o. Ev sahibini ve sahibesini kral ve kraliçe bellemiştim. Ne vakit o ihtişamlı binanın bahçe duvarı dibinden geçsem gökyüzüne bakar ve kralın çocukları belki o gün duvarın arkasına oyuncak atar diyerekten boynumu ağırtırarak geçerdim. Ömrümün sadece 2 yılı o duvar dibi hatıralarıyla süslü. Ama bana sanki apayrı bir ömürmüş kadar uzun geliyor.Şato ve kalelerin mahallesinin girişinde, hemen sağda kocaman bir ormanlık vardı. O günlerimde bir ormandı şimdi minacık bir park olduğunu fark ettiğim o yeşil alan. Bazen oradan geçerken at sesleri duymayı hayal ederdim. Benim dünyamında bir Robin Hood’u vardı… Zengin çcuklardan oyuncak alıp fakir çocuklara dağıtan. Ve ormanımın sivri dişli, sarı tenli, pembe elbiseli bir perisi vardı. Kimse görmesede, kimse bilmesede benim perim vardı işte… Gün gelecek perim bana bende 3 dileğime kavuşacaktım. Dileklerimin ikisi değişmez, son dileğim ise her daim değişirdi.

infrared_3.jpg 

Bazen yeni bir okul çantası dilerdim, sevda adlı bir kızın yeni çantasına olan hevesime yenik düşerek. Bazen öğretmenim beni sulu boya kutum olmadığından azarladığında bir kutu sulu boyam olsun isterdim. Bazen son dileğimi bir dondurmaya, bazen de bir tek çikolataya feda ederdim.

Değişmez iki dileğimin ilki yeryüzünden fakirliğin kalkmasıydı. Çocuk yüreğim ancak iki çeşit fakirlik bilirdi. Almanyada bizim fakirliğimizi, türkiyede amca kızlarımın fakirliğini. Savaş çocuklarını bilemeyecek kadar kendi dünyalımdım.

Karolu mavi bir kazağın üzerine giydirilmiş yeşil örme bir süveter… Koyu lacivert dizi oval yamalı keten pantolon ve beyaz renk spor ayakkabıları. O vakitler henüz moda tasalarım yoktu. Arkadaşlarımında pahalı kıyafet giymeleri benim için bir anlam ifade etmiyordu. Sınıfa bir hayalet gibi girer ve yine bir hayalet olarak ayrılırdım. Varlığımı yoklama listelerinde öğretmenimiz adımı okumasa belkide kimse bilmeyecekti. İri gözlüklü, sessiz sakin minacık bir çocuktum. Bir kış günü annem beni yanına alıpta türkiyeye gittiğinde dahi öğretmenim yokluğumu günler sonra fark etmiş. Öyle demişti bana küçük burunlu hikmet.

 2489723md6np1.jpg

Teneffüslerde bazen cadı sümeyye ile oynardım, annelerimiz arkadaş olduğundan. Başka arkadaşlıklar edinmeye cesaretim hiç olmazdı. Zaman zaman çocuklar beni oyunlarına dahil ettiklerinde biraz umutlanır ve herkese içimden teşekkür etmek isterdim. Teşekkürlerimi cümleleştirmeye ise cesaretim yine yetmezdi. Bazen cadı sümeyyenin hırçınlıklarına tahammülüm tükenir ve isyan ederdim. Nasibime tırmalanmış bir surat ve okul dönüşü korku düşerdi. Zira o beni tırmaladıkça ben onun yüzüne ne bulursam vurur ve birçok zaman gözüne isabet ederdim. O ağladıkça bende ağlardım. Neden ağladığımı anlamayanlara anlatmakta nafile…

Çocukluğumun vazgeçilmezlerinden biriydi akşam saatleri annemin dönüşünü beklemek. Birçok zaman akşam işinden babam ile birlikte dönerlerdi. Bir telefon sesi yayılırdı karanlığın teslim aldığı iki odalı evimize. İnce bir ses “alo” dediğinde, karşı taraftan gelecek “yavrum” sözcüğü dünyalara bedeldi. Birçok vakit eksik kalırdı “yavrum”… “Evi toparlarsanız size akşama hediye var” müjdesi ile yarım kalan sevincimiz tamamlanırdı. Kardeşimin hırçınlığı tutar ve yine onun dağıttıklarını toparlamak bana düşerdi. Mutfak ile oturma/yatma odamızı birleştiren minik koridorun cam kapısının önüne sığınırdım. Otururdum diyemem… Karanlıktan korktuğumdan hep sığınırdım.

Sonra iki gölge belirirdi buğulu camın ardından. Ve sesler gelirdi kulağıma, aşınası olduğum. İki silüet tam kapının dibinde belirince sevinç çığlıklarım her defasında ağlatırdı annemi.
Ana yüreği hassas…
Ana yüreği sıcak…
Ana yüreği biçare…

Noel babanın sihirli torbasından çıkan binbir çeşit hediyeye çığlık çığlığa sevinen çizgi filimlerdeki çocuklara çok içerlerdim. Benim annemin sihirli torbalarından çıkmazdı öyle özel ve güzel hediyeler. Bazen bir çikolata çıkar ve oda ikiye bölünürdü. Büyük parça kardeşimindi, zira ben büyük adamdım. 7 yaşında büyük bir adam…
Bazen sihirli torbalardan erimiş iki kalem dondurma çıkardı… Bardağa boşaltılır ve içilirdi. “Şükredin, bunuda bulamayan çocuklar var” derdi babam. İnanırdım… Aklıma istanbulun ara mahallelerinde yetişen amca kızlarım ve arkadaşları gelirdi. Şükrederdik dondurma bitinceye kadar. Sonra unuturduk şükrü ve televizyon reklamlarını süsleyen onca çeşit çikolata ve dondurmanın hayaliyle avunurduk.

 suluboya.jpg

Birgün zengin olduğumuzda özel dondurma odamız olacaktı evimizde. Kocaman buzluklar içinde her çeşit dondurmamız olacak ve bütün çocuklara bizim evimizden bedava dondurma dağıtacaktık.

Çocukluğumun en unutulmazı sihirli torbalardan çıkan iki adet saat idi hiç kuşkusuz. O vakitler akrebi örümceği andıran zehirli kocaman bir hayvan bilirdim. Yelkovan ise herhalde kovaya benzeyen bir su kabı idi. Birden onikiye akan rakamların üzerinde gezinen iki sivri uclu minik deyneklere kendimce isim takmıştım. “Zencefil” ve “Hatıra”… Tam orta yerinde duran bir ördek kafasının Donald Duck olduğunu ise yıllar sonra öğrendim. O vakitler bizim tek çizgi filmlerimiz Heidi ve reklam aralarında gelen “Çocuklar” idi.

Annem yavrularına birşey olur endişesiyle elektrikleri ana sigortadan kapatıp öyle giderdi işe. Küçük bir lambamız vardı duvarda asılı duran. Kısacık ipine bazen hayalimde elmalı şeker asar ve ne vakit ışığı yakmak için ipe uzansam elime elmalı şeker gelirdi. İştahla ısırırdım hülyalarımda elmalı şekerime. İlk elmalı şekerimi sanırım 14 yaşımda yemiştim. Tıpkı ilk pahalı dondurmam gibi…

Çocukluğumun oyunlarıda benim kadar garipti. Garip diyorsam tuhaf anlamında kullanıyorum. Oturma odasının, mutfak dışında tek odamızdı, bir köşesine sığınır ve evde bulduğum bütün kağıt ve dosyaları etrafıma toparlardım. Yerde kendime bir masal hayal eder ve üzerini donatırdım. Bazen el gırgırı telefonum olurdu ve hiç durmaksızın birileri arardı beni. Ünlü bir avukat olurdum bazen…
Kimi zaman ise bir doktorun muaynehanesinde doktor yardımcısı… Bazen bir mimar olurdum. Zaman zaman bir seyahat acentası. Hayalimde türlü isimler üretir ve herbiriyle farklı görüşmeler yapardım. Kağıtlara hayali terminler yazar ve kendimce sıkıntılara girerdim, “hay Allah bugün yine pek yoğun geçecek” diyerek.

Bazen misafir geldiğinde zor ikna ettiğim çocukları etrafıma toparlar onlara öğretmenlik yapardım. Yazılı sınav yapar ve ardından kırmızı kalem ile yanlışları düzeltirdim. Kendimce notlar verir ve muzaffer komutan edasıyla çocuklara “aferinler” dağıtırdım.

Kardeşim, annem ve babam dışında dünyama girmeyi başarabilen insanların sayısı çok azdır. Gelip geçmiştir herbiri… Baki kalan en yakınlarım olmuştur daima.

Yaşım ilerledikçe oyunlarımda farklılaştı. 12 yaşlarıma geri döndüğümde etrafında kendine büyük kızları toparlayıp hikayeler anlatan bir çocuk görüyorum. Öyle iştahla ve öyle inanarak anlatırdım ki hikayelerimi, bıkmazdı dnleyelerde. Bir ayna uydururdum şehir şehir gezinip ülkenin en yakışıklı delikanlılarının simalarını fakir bir kıza taşıyan. Bir peri uydururdum, sihirli bir ormanda bir ceylan tarafından beklenen…

Hikayelerim ve masallarım dinleyenlerimi mest ederdi birçok zaman ama ben hep annemin hikayelerine aşık kalırdım. Benim aklıma gelmezdi bir geyiğin ayak izinden su içen delikanlının geyik olması… Ve aklıma gelmezdi ağacın baltalanmış kısmını yalayarak eski haline döndürmek… Düşünemezdim bir ağaç üstünde genç bir kızın suretine bir padişahı aşık etmeyi… Ve söyleyemezdim yanık bir sesle o türküyü…
“Gelemem kardeşim gelemem, hasan hüseyin kucağımda…” dedikçe annem kardeşim uyur ve ben ağlardım. Yaşanmış bilirdim annemin bütün hikayelerini…

Düşlerimi o vakitler periler süslerdi, birde ceylan gözlü meryem… Padişahın gönlünde taht kurup kuması tarafından denize atılan meryem… Bir balığın karnında çocuklarını dünyaya getiren meryem… Birde kardeşi süslerdi düşlerimi, susuzluğuna yenik düşüp bir geyiğin ayak izinden su içen Ahmet… Geyik ahmet…

 karagol.jpg

Annem anlatır ben yaşardım. Annem anlatır ve ben ağlardım…

Resim dersinde ne hikmetin, ne sümeyyenin nede benim boya kutumuz olmazdı. Bizlerin babaları dindar idi ve o vakitler ben bütün dindarları fakir bilirdim. Bazen benim annem neden japone kol bluz giymiyor, ozaman bizimde çok paramız olur diye hayfılandığımda olurdu. Sonra ya dizimi yada kolumu bir yere çarpardım. Bir azab idi o çarpma benim için ve tövbe ederdim.

O vakitler Allah benim için yakandı. Allah kulların kızdıklarına bela verirdi, zira kim kızsa “Allah belanı versin” diye parlardı. Allah çocukları çok sever ve yeterince dua edersek bize çok oyuncak verecek olandı. Sonra oyuncak dilemez oldum. Yaşım büyüdükçe dualarımda değişir oldu.

Bir gece… 12 yaşımın verdiği cahillik ile pencere önüne sığınıp yıldızlara bakmaya koyulmuştum. Uzun bakışlar göndermiştim yıldızlara ve bir yıldız kayması dilemiştim ısrarlar. Kaymadı o gece hiçbir yıldız ve kaymadı ondan sonrada hiçbir gece hiçbir yıldız… Yinede ellerimi semaya açarak bir dua sunmuştum gökyüzüne…

“Allah’ım… Keşke insanlar 13 yaşında ölseler…”

Ölmedi insanlar 13 yaşında diye sandım. Sonra ise her 13 yaşında ölen insandan kendimi sorumlu tuttum. Şimdi 13 yaşımı ikiye katladığım günlerde geriye dönüp baktığımda, “Rabbim kabul olmamış duama hamd olsun…” diyorum. Halbuki o günlerde 13. doğum günümde ölmediğim için ağlamıştım.

(devam edecek herhalde…)

 

2007/10/16 Yazan: Biçare | Hatira/Ani | , , , | 1 Yorum

Bekleyedurun…

Zeytinyağı insanlar zihnimi bugünde meşgul ediyor.
Herşeye rağmen ve her halukarda su yüzüne çıkmayı başaran insanlar.
Kendi kusurlarını örtbas etmek için başkalarına kusur atfedenler…
Annemin sıkça kullandığı bir cümle var:
Suçlu bağırmış, suçsuzun yüreğine indirmiş.Dünya kötülerin dünyası derdi bir dostum. Nekadar klasik, eskimiş, bayat bir cümle diye geçirirdim içimden, o böyle dedikçe…
Haklıymış işte…Çekip birilerini önüme, herşeyi konuşmak isterdim.
Açmak isterdim eski konuları ve eski yaraları.
Bir şair dostluk için yaklaşık olarak şöyle diyor.
“Yamalanan bir elbise artık rüzgara karşı eski direncini koruyamaz. Mutlaka bir yerden yeniden sökülüverir.”
Öyleymiş…
Türlü bahanelerle her fırsatta beni yaralayan dostlara ne diye bukadar sıkı sarılmışım anlamıyorum.
Gidecek olan buyursun gitsin…

Eh… Kalanlarda sahilde bekleyedursun…

 

2007/10/16 Yazan: Biçare | Günlük´ten | , , , | Henüz Yorum Yok

…vazgeçtim

xxcu6.jpg 

hayat akıp giderken avuçlarımdan
eğilip yerden toplayamıyorum parçalarımı
ve artık her şey için çok geç demek için
belki de çok geç
şimdi ellerim boşboş
sözlerim sarhoş
gönlüm olmuş bin parça
çoktan terkedip gitmiş içte bu sevda
gözde olsa ne fayda

oysa bir umuttu hep
gönlü besleyen
dayan yüreğim diyen
ama kapkara bir yel her yanı sardı
bende bir tek can kaldı
çoşkun ırmaklardan
tozlu yağmurlardan
taşlı yollardan geçtim
yalan olmuş serden
nar kokulu yardan
herşeyimden vazgeçtim

 

(alinti)

2007/10/16 Yazan: Biçare | Sahiplendiklerim | , , | Henüz Yorum Yok

Serzeniş

“Kimselere inancım kalmadı
Dost deyip sevdiklerimden el aman dedim
Beni benden alıp gidenler arasında
En büyük ızdırabı çektiren sendin…

…Gölge etme başka ihsan istemem senden!”

diyor Sezen Aksu fonda. Yenilgileri düşünüyorum. Birde çok sevdiğim bir dostumun sözlerini.
Diyor ki: “Mutluluklarını korku ve yenilgilerinin gölgelesine izin verme. Mutluluk gündeminin tamamını işgal etsin…”
Güzel diyor… Birde uygulaması kolay olsa…

Son günlerde içimden yalnızca sitem gelmekte. Eski kırgınlıkları yeniden gündeme taşıyıp “el aman” diyerek “dilde dost”larımın önüne kalınca bir çizgi çekip “artık o çizginin arkasında kalın” demek geliyor içimden.
Şairin biri “yalnızlığımı anladığımda çaresiz kaldım” diyor.

Birde hayatımda iyi giden şeyleri düşünüyorum.
Dün bir araya gelen iki harika insanın birleşmesi… İkisi birden gözüm önüne geliyor şuan. Ve tebessüm ediyorum.

Zihnim yazılarım kadar karmaşık…
O daldan bu dala atlamaya devam. Şimdi ise zihnimi yoran insanların söylemlerine ters düşen yaşantıları. Ya inandığımız gibi yaşayıp yaşadığımızı savunalım, yada savunduklarımızı gerçekten yaşayalım…
Yoruyor çok yüzlü insanlar beni…
Allahummağfirli…
Allah’ım sen bağışla…
Önce beni ve sonra günahkar herkesi…
Amin…

2007/10/16 Yazan: Biçare | Günlük´ten | , , , | Henüz Yorum Yok