Can…
Can…
En kuytu acılarımı çıkardım mazimin gizli gözlerinden;
Bir bir can buldukça unutulmuş anılar,
Durulmaz sandığım fırtınalara boğdum yüreğimi…
Sükuta dair mısralar sıralarken
ve yeni vurgunlara doğru yol alırken
dost bildiğim simalardan…
önce mum oldun Can,
alaca karanlıklarıma ışık tutan.
Sonra Gül oldun,
arka bahçelerime baharı taşıyan…
Masallar uydurdum bitmiş aşklara ve vakitsiz sevdalara dair
Vuslatsız, Hicranlara gebe!
Periler, cüceler, güller, papatyalar…
Süsledim yine adının etrafını masallarda ve mısralarda…
Durulmaz sandığım fırtınalara boğdum yüreğimi
Bir kez daha…
ve alırken yeni vurgunlara doğru yol,
dost bildiğim simalardan,
Güneş oldun Can,
Dört mevsim mevsimsizliğime son verip
Bana yazımı yaşatan…
Acı denizine açılırken yelkensiz ve pusulasız
dinmez sandığım fırtınalarım
yalan karışmış masallarım
ve sükuta dair mısralarım ile
yitik bir diyarım artık Can…
Korkularım ile boğuşurken yalnızlığımın göbeğinde
keder kuşattı dört bir yanımı.
Derdimin dermanı belkide Sensin;
Yüreğim yine yangın yeri Can…
13.06.2005
CAN dedikçe titriyorsa rüzgarın kollarında ki mumun ateşi gibi yürek,
o CAN gerçekten CAN dır…
Mısralar bir denemeden ibaret…
CAN Dostum için….
O kendini zaten biliyor…
Yakamda asılı kalan…

Bugün hilal yıkımlardan kanadı,
yıldızlar ağladı….
Kimse bilemedi üşüyen siyah gülleri…
Ve hiç silemedi yüzümden hüznü,
yakamda asılı duran anılar/öfke…
Giden gitti;
giderken yanında benide götürerek….
Bana bir tek odam kaldı;
birde odamı dolduran yalnızlığım…
Bugün güneş üşüdü
bulutlar baharıma küstü…
Kimse bilemedi yağmura (muht)aç arka bahçelerimi…
Ve hiç silemedi kaderimden hicranı,
yakamda asılı kalan anılar/öfke…
Giden gitti;
dönüşü imkansız yolculuklardan bihaber…
Bana bir tek aşk kaldı;
birde aşka çile katan yalnızlığım…
Bugün söz acziyetimle tükendi,
Kelam incindi…
Kimse bilemedi mi bütün renklerin MOR’a aktığını?
Ve hiç silemedi bahtımdan siyahı,
yakamda unutulan anılarım/öfke…
Giden gitti;
giderken acılarımıda dirilterek…
Bana yine bir tek şiir kaldı;
birde şiiri tamamlayan yalnızlığım…
…ve O!
Bitmeye mahkum kısır döngü
Varlığımı kuşatan hüzün nöbeti…
Vakitsiz dileklerin kurbanı
Pencere kenarımı süsleyen çocuk…
Acı denizi,
Yelkensiz gemi,
Kayıp rıhtım,
Deryasız Kaptan…
Yalnızlığımın ilk armağanı
Geceyi süsleyen sahra yıldızı…
Vakitsiz isteklerin kurbanı
Masallarıma hapis dilek perisi…
Yitik diyar,
Unutulmuş kahraman,
Sahipsiz hicran
Mavi ölüm…
Karanlığa boğulmuş bir yol
Sevgiliye başlattığım sefer…
Vakitsiz arzuların kurbanı
Ayrılığa mahkum öykülerim…
Mor Hüzün,
Belirsiz yalnızlıklar,
Kırık ayna,
ve O…
….

Sen,….

Sen, …
Sen,
Kafiyesiz satırlarda ifşa edilen sırrım gibi değil,
Dilimde ki mahur bestenin can alıcı mısrası gibisin…
Sen,
Varlık günlerimde unutulmuş şükrüm gibi değil,
Pişmanlığımın en kıdemli demlerinde “Ah”ım gibisin…
Sen,
Aşkın dakikalara sığdırılmış kalıntısı gibi değil,
Muhammedi bir sevgi, Haticenin sadakati gibisin…
Sen,
Odamı dolduran anlamsız yalnızlığım gibi değil,
Bütün yenilmişliklere çare, Eyubun sabrı gibisin…
Sen,
Hicran ile sınanmış gönlümün kederi gibi değil,
Çölde kalmışlığımın eksiği, Haceri bir teslimiyet gibisin…
Sen,
Yangına verdiğim kentin yitirilmiş son figüranı gibi değil,
Kalanlar dergahında O mürşidin dilinde ki “Hu” gibisin…
(Tarihe karışmasın diyerekten tarihsiz…)
….

Allahın rahmeti senin üzerine olsun geleceğine inandığım…
Varlığına ve birgün varlığınla benide müjdeleyeceğine yürekten inanıyorum.
Geldiğin vakit bayramım olacak…
Ve o günden sonra her günüm bayram olacak…
Darlığa seninle katlanacağım…
Yokluğa seninle sabredeceğim…
Sıkıntılarımı seninle üstleneceğim…
Kederlerimi seninle eksilteceğim…
Hüzünlerimi seninle güzelleştireceğim
Ve bir tek seninle paylaşacağım…
Seninle paylaşacağım kırık dökük umutlarımı…
Geldiğin gün en güzel günüm olacak…
Gelişini güller ile kutlayacağım.
Şükrümü sadakalarla eda edeceğim.
Dualarımda ki Elhamdulillahım daha coşkulu olacak..
Alemlerin Rabbine dualarımın kabulü için daha büyük bir sevinçle teşekkür edeceğim.
Cenneti bu dünyada seninle tadacağım.
Ahiretlik cennetimin hülyalarını seninle süsleyeceğim.
Seninle güleceğim ve seninle güldüreceğim…
Seninle neşeleneceğim ve seninle neşelendireceğim…
Seninle öveceğim ve seninle övüleceğim…
Hayatım seninle yeni bir yön alacak…
İbadetlerimi daha bir coşku ile yapacağım. Daha büyük bir şevk ile yapacağım…
Daha çok secde edeceğim…
Daha çok zikr edeceğim…
Daha az uyuyacağım
ve
daha çok yaşayacağım…
Seninle bereketlenecek günlerim…
Seninle bereketlenecek ömrüm ve seninle bereketlenecek gönlüm…
Hüzünlerim acı vermeyecek
ve
unutacağım mazimde ki bütün acıları.
Hatırladıkça sızlanmayacağım, gülümseyeceğim.
Zira çekilen her acı senin gelişinin ön habercisiymiş bileceğim.
Anmayacağım mazide kalmış hiçbir ismi,
zira Rabbimden sonra en güzel isimler sana ait isimler olacak.
Sayıklayacağım her daim ismini
ve
her yere senin adına yazacağım…
Karlar, kumlar, duvarlar, kağıtlar…
Kitaplarımın arka kapakları…
Okul dosyalarımın ön kapakları…
Kese kağıtları
Şiir defterleri…
Resimlerin her bir yanı…
Bütün dünyamda senin adın yazılı olacak…
Dualarım bir başka güzelleşecek…
Zira biliyorum ki sen geldiğinde gönlüme bambaşka bir sevgide gelecek…
O sevgi ile beni sevmeyenleri dahi sevebileceğim…
Dualarıma ilk seni ve sonra herkesi dahil edeceğim…
İnanıyorum ki seninle güzellikleri güzel göreceğim…
İnanıyorum ki seninle çirkinlikleri göz ardı edeceğim…
İnanıyorum ki seninle tebessüm edeceğim…
Güldükçe yüzüm
İçimde gülecek…
* * * * *
Her akşam yorgunluğumu beni kapıda karşıladığında
gülen yüzünle unutacağım…
Güne ve insanlara dair bitmeyen öfkemi
bana gün be gün sunduğun sofralarında unutacağım…
İşlerime veya okuluma dair sorunlarımı
Gecelik çay sohbetlerimizde önemsemeyeceğim…
Evimin neşesi olacaksın…
Gönlümün sevinci olacaksın…
Hayatı benimle güzel göreceksin…
Benim ve benimle olmak herşeyin üstünde olacak senin için…
Seninle ve senin olmak herşeyin üstünde olacak benim için…
Sahiplenmeden
ve
ezmeden
ve
tüketmeden seveceksin beni…
Saçlarını benim için uzatacaksın…
Akşamları belki bir sobanın başında
belki şömine başında
belki de hiçbiri olmaksızın sadece ikili bir koltuğun sol tarafında oturup
sırtını bana döneceksin
Saçlarının örgüsünü belki ben yapacağım
saçlarının kokusuna doyamazken…
Bayram ve Kandil günlerinde benim için ellerini
ve belki birde saçlarını kınalayacaksın.
Kokusunu sevdiğim için…
Her Perşembe beni bir tabak kurabiye
ve bir fincan kahve ile mest edeceksin belki…
Gönül muhabbet ister, kahve bahane… diye başladığım cümlelerim
Her defasında sana olan muhabbetimin kelimeleşemeyeceği ile biter…
Belki bir Pazar ikindisi
yağan rahmet yağmurları altında bir gezintiye çıkarsın benimle.
Yağmurda ıslanmayı
ve ıslanırken gözlerinin ta içine bakıp Seni seviyorum demeyi sevdiğimi bildiğin için
her daim yağmurlu yürüyüşlerimizde yüzüme bakacaksın belki…
Mutluluğu benim mutluluğumda yakalayacaksın…
Evimin sultanı olacaksın…
Mutluluğu benimle, benim yanımda arayacak ve benimle, benim yanımda bulacaksın belki…
Başkalarınca fark edilmeyen işlerini benim fark etmem
Seni biraz daha bağlayacak bana.
Beni de biraz daha bağlayacak sana…
Bir Cuma ikindisi evime geldiğimde
seni temizlikle uğraşırken bulduğumda
gönlümde bir dem daha yüceleceksin.
Belki söylemlere inat bende el atacağım yarım kalmış işine
ve senin yok demlerine rağmen yaptıklarımdan haz alırken
senin sitemli bakışlarınla seni bir dem daha seveceğim belki…
Bileceğim ki yaptıklarının hepsi benim için olacak…
Ve kıymet bileceğim…
Yeni silinmiş dolap kapaklarının parladığını
Camların daha aydın olduğunu
Perdelerin daha beyaz durduğunu
Masanın örtüsünü yeniledğini
belki bahar kokulu banyo havlusunun tazeliğini keşfedeceğim ilk önce…
Ve ben fark edince benim için yaptığın ufak görüntülü
büyük kıymetli işlerini
biraz daha seveceksin beni…
Ve sen sevdikçe beni
bende seveceğim seni…
Hiç eksilmeyen bir sevgi ile…
Kaldırımda sek sek oynayan çocuk
pantolonun dizi yırtılmış şekilde eve geldiğinde
yüzünde ki yorgun ifadeyi seveceğim belki…
Ben üstleneceğim o an afacanın elini yüzünü yıkamayı…
Banyonun eşiğinde durup bana baktığını hissedip
biraz daha haz alacağım yaptığım her bir işten belki…
Ramazan günleri una bulanmış ellerin ve yüzünle
akşam gelecek misafirlerimize yapma gayretinde olduğun böreklerin
belki peynirini ben serpiştireceğim…
Beceriksiz derken yüzünde ki tebessümü ve gözlerinde ki muhabbeti daha çok seveceğim…
Seni sen olduğun için bir kez daha seveceğim…
İslamın egemen olduğu o yuvayı seninle kuracağım belki…
Mutsuz bir evlilik yapacağıma dair vehimlerimi senin gelişinle unutacağım…
İmtihanım evimin dışında olacak belki
ve ben şükredeceğim…
Zira dualarımda hep o yönde…
Rabbim… İmtihanımı evimin dışında olayım…
Beni kendi dört duvarım arasında imtihan etme ne olur…
dedikçe
belki sen o duamın karşılığı olacaksın…
Belkilerimin tükenmediği bir yazıma hapis kalacaksın belkide…
Belkide hiç olmayacaksın…
Ama olmasan bile, vehiminle yaşamak dahi güzel…
Geleceksen tez vakit gel,
yüreğim halen yangın yeri….
09.12.2005
Mor ve Hüzün
Penceresinin önünü kesen akasya dalının mavi boyalı duvarlara bıraktığı gölgeleri izliyordu dakikalardır.
“Keşke bir kuşun gölgesi olsam ve konsam şu dalın gölgesine.”
Ahşap döşemenin üzerine bırakılmış koyu mavi bir kilim… Kapının sağ yanında ki duvarı boydan boya kaplayan, mor menekşe işlemeli yatak örtülü divan… Yatağın karşısında ki duvarın yarısını üst üste istiflenmiş yorgan ve yastıklar kapılıyordu. Diğer yarısı boştu. Kapının karşısındaydı pencere ve ne vakit nisan güneşi cömert ışığıyla odayı aydınlatsa, evin tam dibine dikilmiş akasyanın dallarının gölgesi kapının bulunduğu duvarda belirirdi.
“Babaevi kızın dünya cennetidir…” diye söze başlardı babaannesi, ne vakit odasına gelip oflaya puflaya divanın üzerine yerleşse. Ardından mutlaka “evlenmenin de vakti var a kızım… Baba ocağının keyfini çıkarmaya bak.” diye devam ederdi.

Kabus gibi gecenin sabahıydı şimdi. Görücüler, tartışmalar, kahve ve …..
Divanın üzerinde ki mor menekşe işlemeli yatak örtüsünü ortasından avuçlayıp kendine doğru çekti hışımla. Sonra kollarıyla göğsüne bastırıp yerde diz çöktü. Divanın arkasına düşen akasya dalının gölgesine baktı yeniden ve ardından düğüm düğüm çözülen hıçkırık…
“Menekşeler mor olsun, hala…” diye tembihlemişti halasını. Çeyizinde herşey ama herşey mor olmalıydı. Hani onun sevdiği renkti mor. Ona göre mor hüznün rengiymiş. İnsan sevdikten sonra hüzün kalırmıydı ki” Gamzenin hayatında hüzün yerini çoktan umut ve hülyalara bırakmıştı. Ya onun” O neden halen hüzünden bahsederdi ki” Olsun bahsetsindi… Madem mor hüznün rengi ve madem hüzün onun rengi… Madem mor en sevdiği renkti, o halde hüzün olsundu çeyizinde ki her işlemenin rengi… Her desen, her çiçek, her işleme ve her oya… Mor olsundu hatta hayalinde ki evinin odalarının rengi. Varsın mor hüznün rengi olsun, o moru seviyorsa hüzün dahi güzel bir renkti. Hatta en güzel renkti…
“Menekşeler illa mor olsun hala…”
İşte mor menekşeli krem yatak örtüsü… Onun geleceği içindi bunca hazırlık. O gelecekti ya ve o görecekti ya… Mor olmalıydı menekşelerin rengi. Halasının “dizim dizim” diye sızlanırken, marifetli ellerinin krem örtü üzerinde gezindikçe ve iğne saten kumaşa battıkça, örtüde menekşeler Gamzenin gönlünde güller açmıştı. Ah o heycanlar… Ah o korkular… Ah o telaşlar…
Ya yetişmezse”…
“Yetişir be kuzum, yetişir…” demişti halası. “Bana yetişmeyenlerin hepsini sana yetiştireceğim, sen hiç tasalanma be kuzum.”
Kimbilir… Belkide saadeti yarım kalmış halasının bahtsızlığının bir yansımasıydı dün ki gece… Yok yok… Olamazdı. Herkes ancak kendi kaderini yaşardı.
Düğüm düğüm çözülen hıçkırıklar… Kucağında ki mor menekşe işlemeli krem saten yatak örtüsü… ve gecedir kesilmek bilmeyen gözyaşları…
Başında ki yazmayı kavradı busefer sağ elinin parmakları ve çekip aldı başından hınçla. Sonra tekrar uzandı başına ve saçlarının arasından bir önceki gün özenerek takıp takıp çıkardığı tokaları bir bir koparmak istercesine çıkardı tekrar. Öylece önüne bırakıyor sonra elini tekrar başına atıp rastgele diğer tokayı çıkarıyordu.
“Saçların gece kadar güzel, bunu biliyor muydun”…”
Gece kadar güzel saçlar… O geceyi çok severdi, tıpkı hüznü sevdiği gibi. Eğer saçları gece kadar güzelse, demek ki gerçekten güzel görüyordu kendisini… ve saçlarını.
“Saçların gece kadar güzel…”
Varsın olsun du, gece kadar güzel…
Senin olmadıktan sonra…
….
Elini divanın altına doğru uzattı ve mavi bir seleyi önüne doğru çekti, kaldırdığı örtünün altından. Fazla karıştırmadan bulmuştu aradığını. Sağ elinin işaret ve baş parmağını makasın sapının deliklerine sokup sol eliyle saçlarını kavradı. Saç dibine yakın kesmeye başladı gece karası saçları…
Kestikçe ve önünde ki mor menekşe işlemeli örtünün üzerinde biriktikçe siyah saçlar, hep aynı cümleyi tekrarladı.
“Saçların gece kadar güzel…”
….
Saatlerdir önünde yığılı bekleyen saçlara ve duvarda ki akasya dalının gölgesine bakıp durmuştu. Kapının ardında açması için yalvaran annesine cevap vermemekte kararlıydı.
“Herşey senin iyiliğin için…” demişti annesi, “seni asla veremem uzaklara” cümlesinin ardından. “Dilerim öyle uzaklara gelin gideyim ki, uzak dediğin mekanlar sana yakın gele o vakit” diye seslendi kapıya doğru. Yanıt gelmemişti kapının ardından.
İnsan bir defa sevmeli ve o bir defa bir ömür boyu sürmeliydi. Ne çok söylemişti bu cümleyi annesine, halasına ve babasına…
Babasının merhametli sesi çınladı kulaklarında.
“Yavrum… Mutlu olduğun vakit mutlu olurum ancak…”
Halbuki şimdi mutluluğuna gölge düşürmüştü işte.
“Kuzum… Canım kızım… Sen edemezsin gavur elierinde, yaban illerinde…” diye hudut çekmişti en büyük arzusunun önüne. Hani mutluluğu onunda mutluluğu idi…
“Ne çok isteyenin var. Seni gavur illerine yar etmem…”
Yaşadıkları acıklı bir türkü gibiydi sanki. Uzaklardan sevmiş, sevdiğine varma hayalleriyle gün geçirip ona hazırlanırken bir cümle ile yıkılmıştı dünyası işte. Halbuki zaman Türkülerin egemen olduğu zamanda değildi… Aşklar mesafe ve sınır tanımıyordu. Aileler ise ancak onaylama görevini yerine getirmekle mükelleftiler.
Herkes evleneceği insanı kendi tercih etmez miydi”
Ama…
O zaten tercihini yapmamış mıydı”
“Kaçalım…” dediğinde cevabı “Aileme karşı gelemem…” olmuştu.
Makası tekrar kavradı ve parmaklarını tekrar sapının deliklerine geçirdi. Kucağında ki mor menekşeli örtüyü sol avucuyla tutup makası rastgele örtünün her tarafına batırıp çıkardı. Saçlar örtünün hertarafına dağıldıkça, makas darbelerini artırdı. Bir daha… Bir defa daha… ve bir defa daha…
….
Kapı aralanıp kapı boşluğunda Gamze göründü… Aysel hanım bir an heyecanlanmıştı, kızını saatlerce yakarıştan sonra ilk defa görünce. Önce yüzüne bakmıştı… Gözleri ağlamaktan kızarmış ve şişmişti. Sonra saçlarına kaydı bakışı…
Simsiyah gür uzun saçlarından geriye bir harabe kalmıştı. Kızının kucağında delik deşik edilmiş yatak örtüsünü ve örtüden dökülen saçları görünce birden paniğe kapıldı. Galiba kızı aklını yitirmişti…
Gamzenin tavırlarında bi anormallik yoktu aslında. Görüntü korku versede ana yüreğine, konuşmaları sakin ve tane tane idi.
“Biliyor musun anne… Ne vakit içi boşaltılmış sözlerden ibaret şarkılar dinlesem, acaba böyle acılar yaşayanlar da varmıdır diye merak ederdim. Hüzün benim dünyamı terk etti sanırdım, zira hayatımda o vardı…
Yanılmışım… Hüzün sadece bir kenarda vaktinin gelmesini bekliyormuş.
Hüznü o sevdiği için sevmemeyi isterdim.
Olmuyor…
Ondan bana bir tek hüzün kalmalıymış meğer.
Ne gece kadar güzel saçlarım, ne de onun sevdiği mor…
Sadece hüzün kalsın bana…”
Aysel hanım ağlamakta buldu çareyi.
“Dilersen… Dilersen çağırtayım onları ve vereyim seni…”
“Olmaz anne… Önce parçalayıp ardından parçaları kucağıma doldurup beni mutlu edebileceğin ihtimalini dahi düşünme.
Geçer…
Buda geçer elbet…”
O vakit gel…
O vakit…
Bekle desem beni, bir çölün ortasında;
Haceri bir teslimiyet ile beklemeyi…
Ve yeni fırtınalarla içimde ki son yelkenler parçalanırken,
sığınabileceğim en emin liman olmayı…
Karamsarlığın her yanımı karanlığa boğduğun da
gönlümü aydınlatan güneşim olmayı…
Gel desem dünyanın diğer bir ucuna,
davet edenin benim diye tereddüt etmeden gelebilmeyi…
Gece üzerime çöktüğünde
Işık saçan fenerim olmayı…
Ve bulandıkça gönül sularım
onları durultacak iksirim olmayı…
Gizlenmek istediğimde
beni gizleyenim
Üşüdüğüm vakitlerde
beni örten yorganım…
Yollarımın tıkandığı ve tükendiği vakit
bana yeni yollar açanım olmayı…
Kapıların bana bir bir kapandığı vakitlerde
yeni kapılar açarak beni umutlandırmayı…
kalmak istediğimde
evim, han’ım olmayı
beni sana bağlayan prangam olmayı…
gitmek istediğimde
kanatlarım, elim, kolum, ayağım
yol gösterenim, uğurlayanım, koruyanım olmayı…
Gün gelir de herkesce yalanlandığım bir vakitte
Hatice’ce bir sadakat ile bana inanmayı
ve kovulsam
ve horlansam
ve dışlansam
ve terk etsem bende kavmimi
arkana dahi bakmadan benimle gelebilmeyi…
Uzağında kaldığımda dahi
Züleyha’nın niyazınla beni O’ndan dilemeyi…
neş’emi kaybettiğimde
coşkum, sevincim olmayı
pencere önüne sığındığımda
hüzünlerim olmayı
kederlerimi paylaşmayı
umudumu kaybettiğim vakitlerde
yeni umutları gönlüme işleyecek nakkaşım olmayı
kalbim işgale uğradığında
rehberim olmayı
kıdemli yalnızlıklarımın daralttığı vakitlerimde
arkadaşım, sırdaşım, acıdaşım olmayı
bu dünyamda eşim, zinetim, nimetim
öteki alemde hurim, nurum, huzurum olmayı
Benimle olmayı
Benim olmayı göze alabiliyorsan…
Ancak o vakit gel
Gitmemek üzere!…
…işte O vakit
Yüreğime hoşgeldin!
03.03.2006…
Mevsimlerin bize küsmüşlüğü mü var? – Nurdal Durmuş

…
Şimdilerde ben;
“Geceleri yıldızları seyrettiğim penceremden, her gördüğüm buluta yeni bir nisan ısmarlıyorum kalbime yağsın diye.”
“Her doğan güne yeni bir bahar ısmarlıyorum günbegün solan hayatıma renk katsın diye.”
“Her batan güne(şe) yeni bir sonbahar ısmarlıyorum ölümü hep hatırlatsın diye.”
“Her çaresizliğime yeni bir ümit ısmarlıyorum çaresiz kalmasın diye.”
“Her dostuma, yeni bir vefa ısmarlıyorum sevdamız büyüsün diye.”
“Her geçen dakikaya yeni bir saniye, her saniyeye yeni bir saat, her saate yeni bir anlam ısmarlıyorum zamansız geçmesin diye.”
“Her baktığım aynaya yeni bir benlik ısmarlıyorum yab(l)ancı maskeler takmasın diye.”
“Her kapandığım secdeye yeni bir dua ısmarlıyorum beni “O” hiç yalnız bırakmasın diye.”
“Her yazdığım cümleye yeni bir harf ısmarlıyorum eksik kalmasın diye!”
Birde açan çiçekleri olmasa bahçelerimizin,
Uçan kelebekleri olmasa baharlarımızın…
Sesleri uykularımızda yankılanan bülbülleri olmasa seherlerimizin,
Beş vakitte, beş sefer ferahlatan ezanları olmasa semalarımızın…
Daha çok kirleneceğiz.
Daha çok çirkinleşeceğiz.
Daha çok sağırlaşacağız.
Daha çok yalnızlaşacağız.
Keşkeklerim, beklilerim, ölüm olmasa,
Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,
Ruhumuzu arındıran dua olmasa,
Daha çok bunalacağız-bulanacağız!
…
Mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var? Ne kardelenler açtı bu bahar, nede balkonlara, caddelere, sokaklara çiçeklerini savuran kiraz ağaçlarının kokusunu hisseden oldu. Ne, allığına, morluğuna, saflığına, beyazlığına hayran olduğu gülün endamlı gülüşleriyle mutlu oldu bülbül, nede ovalardan bayırlara, kırlardan yaylalara bal toplayan arılarla selamlaşan çiçekler gördü baharı. Ne gecenin kalbi aydınlandı minicik bir ateşböceğiyle, nede, sessizliği bozuldu vakitsiz bir baykuşla. Ne çocukların yüreğinden yıldızlara köprüler kuruldu masallarda, nede aşıkların yüreğine kaf dağından hayaller çıkageldi. Ne Yusuf’a el uzatan kervanlar geçti buralardan, nede pervazlara konan yusufçuk kuşları bekledi pencerelerde. Her mevsimden geriye acı bir sessizlik, Hayır hayır kocaman bir sessizlik kalıyor. Bilmem! sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık, baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?
Nurdal Durmuş
gereksizlerim…
Yazıya nasıl bukadar uzak düştüm, şaşıyorum.
Halbuki yazısız günüm olmaz/olamaz diye kendimi inandırmıştım.
Şimdilerde harflere, hecelere, kelimelere, cümlelere, öykülere, şiirlere…. herşeye öyle uzak kaldım ki…
“Sıradan olmak istemiyorum…” diye süren sohbetlerime inat, öyle sıradanlaştım ki… Dağıldım!
Toparlayamıyorum kendimi…
(25.06.2008)
-
Ve bıraktım, gitmek isteyenleri de…
Uğurlayamıyorum… Ama sıkı sıkı sarılıp tutmuyorum da…
Yakınıma düşmek isteyenler, zaten yakınımda.
Gitmek isteyenler: ….
(01.07.2008)
-
“Unutmuş birer birer Eski dostlar, eski dostlar
Ne bir selâm, ne bir haber Eski dostlar, eski dostlar…”
(04.07.2008)
BABAMIN BİBERONU – mihrican keskin

Çocuktum daha
Uyuyan bir baba
Yavaşça yaklaşıyorum yanına
Yine biberonu yanında
Gözlerine de uyku çökmüş
Seni seviyorum baba
Bir hışımla eli yanağımda
Sonra yuvarlanıyorum yatağın ayak ucuna
Elindeki biberon olmak vardı baba
Hiç değilse o hep yanında
Gözün gibi bakıyorsun ona
Neyimiz varsa veriyorsun da
Gerçi neyimiz kaldı geriye baba
Çocuktum daha
Uyuyan bir baba
Annemin elinde toz bezi
Sabah sekiz akşam yedi..
Pencere kenarlarında annemi bekleyerek çocukluğum geçti
İşte sevimli bir haber
Annem,annem göründü biraz ötede
Koşarak açıyorum kapıyı,
Yorgun bir bedeni karşılıyor gözlerim
Anne seni çok özledim
Yorgunum oğlum
(kızım)
Eski bir hayali yüzdürüyordum susuzlukta
Annemin elindeki çantada..
Babamın biberonu alınmış gazeteye sarılı masada
Gözlerim ufak bir çikolata arıyor ama..
Yok
Babamın büyümesini bekleyene kadar
Ben rafa kaldırıyorum çocukluğumu
Büyüdüm..
Şimdi tozlu raftan elimde kalan;
Babamın biberonu,
Annemin toz bezi,
Susuzlukta yüzdürdüğüm kırık dökük bir hayal..
Çocukluk benim dilimde
Babamın büyümeyişi,benim ise hiç küçülemeyişimdi
ARADA BIR…

ARADA BİR
Arada bir , bir yanım kaçsam diyor uzağa
Katsam diyor önüme canımı yorganımı
Arada bir bir yanım düşsem diyor tuzağa
Geçsem dünyanın derdini varsam cennetime diyor
Ama of öbür yanım var ya öbür yanım
Amman öbür yanım cahil diğer yarım
Kurtulmak kolay mı derdinden
Sıyrılmak kolay mı derdinden
Arada bir bir yanım yıksam diyor şu dağı
Görsem diyor ardını yarimi yarınımı
Arada bir bir yanım küstüm diyor o yana
Senden dost olur mu korkarsan kaybettin diyor
Arada bir bir yanım boşver diyor acıya
Elbet diyor olacak derdi de dermanı da
Söz: Mete Özgencil
(Candan Erçetin’in “Elbette” adlı albümünden)
İçimde ki kalelerin bir bir yıkıldığı şü günlerde önce DUA
sonrasında ise bu şarkı… Yine hüzün… Yeni Hüzün…
Beni Düşün Unutma
Beni Düşün Unutma
Ay doğarken bir söğüdün ardından
Göl yüzünde sisli bir esinti ile
Akşamın göğsüne hüzün serperek
Ve yağmurdan geceye çiçekli perdeler çekerek
Beni düşün beni düşün unutma
En umarsız en umutsuz günümde
Bağrına bir yumruk çökeldiğinde
Ve dağların mazlum ateşi
O güzelim saçlarına cayır cayır yanıp ulaştığında
Beni düşün beni düşün unutma
Beni düşün bir kavganın içinde
Helal bir ekemeğin peşinde
Ve kurtlardan arta kalmış yüreğimin
Can çekişen o son parçasınıda
Sana sakladığımı bil
Bil ki haykırırcasına bu esir
Gövdemi yakarcasına
Kavuşmak için o serin bağrına
Ateşten bir yol arıyorum
Kar yağarken mor dağların ucundan
Sol yerinde sessiz bir inilti ile
Yastığın yüzüne yaşlar dökerek
Ve akşamdan gizlice bir ah çekerek
Beni düşün beni düşün unutma
Kan kızılı bir gelincik seherinde
Sırtıma kahbe bir hançer indiğinde
Ve bu gencecik ve bu hemencecik ölüm
Çığırtkan bir gazete başlığında
Çığlık çığlık sana kavuştuğunda
Beni düşün beni düşün unutma
Beni düşün şehre her yağmur yağdığında
Islak ve kırılgan bir türkünün içinde
Göğsünden dudaklarına
Doğru sancılı bir isyan kabardığında
Bastırarak kalbini avuçlarınla
Sesini okşadığımı bil
Bil ki yalvarırcasına
Uzayan yollara dağılırcasına
Sonsuz bir mahşerin ortasında
Bir zemzem suyu gibi seni seni özlüyorum
Yusuf Hayaloğlu
…
“Parçalandım…” diyor bir şarkısında Candan Erçetin. “Her bir parçamı ayrı yere bıraktım…”
Parçalananlardan biri de benim. Her bir parçamı ayrı bir yerlere, ayrı gönüllere bıraktım. Dönüp toplamak istediğimde bıraktıklarımın hiçbirini yerinde bulamamanın şaşkınlığı… Ve vazgeçilmezim – ACI…
Hüzünzede değil de Hüzünzade olmayı diliyorum. Yeniden hüzünlerimden haz alabilmek istiyorum.
Hüzünlerin “keder”e dönüştüğü uçurumun dibindeyken, sırt dönüp uzaklaşmak istiyorum…

…
Geç mi kaldım bilmiyorum ama şunu öğrendim ki: İnsanın kederi günahlarıyla birlikte büyüyor ve dayanılmaz boyutlar alıyormuş…
Bugün benim doğum günüm…

Koskoca sandığım kısacık bir yılı daha geri bıraktım. Ömrümden bugün BİRGÜN daha gitti… Takvimlere inat bir YIL değil de, bir GÜN sadece…
Sadece mi?…
Yine yüreğim de hüzün sarpa sarmış… Ne yalnızım, ne de O’nunlayım…
Bir günün değil de 29 yılın muhasebesini yapmayı denedim. Olmadı…
Ürktüm geriye dönüp baktığımda gördüğümden… O koskoca boşluktan…
Kurulmuş cümlelerim gibi, yaşadıklarımın da yarım kalmışlığı içimi burktu.
Övünebileceğim tek şey, RABBİMİN bana bir Lütfu, OĞLUM…
İyi ki doğmuş muyum?…
Bilmiyorum!
Bildiğim: bu defa beni tamamlayanım da unuttu bugünümü…
Mersiye
Kan ağlasın bu dide-i dür-barım ağlasın
Ansın benim o yâr-ı vefâdarım ağlasın
Çeşm ü dehan u ârız u ruhsârım ağlasın
Baştan başa bu cism-i siyeh-karım ağlasın
Agyarım ağlasın bana hem yârım ağlasın
Gûşeyleyen hikâtet-i Esrarım ağlasın
Na-dîde bir güher telef ettim dirîg u ah
Hâk içre defnedüp gerü gittim dirîg u ah
(Şeyh Galib)
- AÇIKLAMASI
1. Bu inciler yağdıran gözün kan ağlasın; benim o vefalı dostumu ansın,ağlasın.Gözüm, ağzım, yüzüm, yanağım, baştan başa şu karalara batmış, (yaslara girmiş) bedenim ağlasın; bana hem yabancılarım ağlasın; hem de dostlarım ağlasın, Esrar’ımın hikayesini duyan ağlasın.Yazık görülmemiş bir inciyi kaybettim; yazık, toprağa gömüp geri gittim.
…YOLCU1′e!

Seni gözlerinle tanıdım ben
O gözlerde
Yaşanmışlığın ağırlığı vardı.
Yıldızlar bir bir kayıp gitmişti.
Yalnızlık denen kalleş dostun
Nefesi ensende, gözleri gözlerindeydi.
Sen de onun gibi soğuk ve hiçlik içerisinde
Bakıyordun gözlerime.
O an fark ettim,
Geçmişini geleceğine gömmüştün gözlerinde.
Ama nedense
Hüznün sessiz çığlıkları
Damla damla
Alışık oldukları yanaklarından süzülüp
Yüreğine dökülüyor,
Tekrar gözlerinde yankılanıyordu.
Elinde değildi belki…
Yaşam acımasız davranmıştı sana,
Birçok bedel ödemiştin gururunla.
Anlık mutlulukların iz düşümü vardı
Ay gibi simanda…
Evet dostum,
Ne kadar da hüzünlü gözlerle baksan da hayata,
Yıldızları bir bir toplayıp
Güneşi tutacaksın bir gün mutlaka…
(alinti: Turan Özdemir)
Bahçada Yeşil Çınar
Diyarbakır-Celal Güzelses-Muzaffer Sarısözen
Bahçada Yeşil Çınar
Boyu Boyuma Uyar
Ben Seni Gizli Sevdim
Bilmedim Alem Duyar
Aman Gülüm Nanay
Top Kaküllüm Nanay
Nanay Kibar Yarim Naynana Naynana
Bahçalarda Gül Vari
Var Git Ellerin Yari
Sen Bana Yar Olmazsın
Yüzüme Gülme Bari
Aman Gülüm Nanay
Top Kaküllüm Nanay
Nanay Kibar Yarim Naynana Naynana
Filbahri

Filbahri: Uzak, kelimelerle ifade edilemeyecek kadar, ezel kadar uzak ve çok yakıcı bir hatıra.
“ben ben olmasaydim da…”
1 )bir çiçek olsaydım Bir Limon Ağacının dalında Filbahri (Limon Çiçeği) olmak isterdim
çünkü Mansur’un aşkı ve aşksızlığı bu çiçek uğrunaydı… (görünürde)… Ve bu çiçeğin kokusu bana hüzün ile eşdeğer benim için… Doyamadığım bir koku… 2 ) bir kuş olsaydım Ebabil kuşu olmak isterdim.
çünkü attığım minik bir taş koca bir fili devirecek kadar ihlas sahibi olurdum…
3 ) bir böcek olsaydım Karınca (böcek olarak sayılıyorsa) olmak isterdim
çünkü Süleyman’ı (as) ağlatabilecek kadar olduğu için…
4 ) bir ağaç olsaydım Çınar ağacı olmak isterdim
çünkü gölgemde asırlarca derdini unutacak birilerini bulurdum…
5 ) bir renk olsaydım Yeşil olmak isterdim
çünkü Allah’ın habibi beni severdi
6 ) bir ev eşyası olsaydım Rahle olmak isterdim
çünkü annem en çok gözyaşını rahlesine akıtmakta…
7 ) bir bina olsaydım bir masalda geçen küçük ahşap bir ev olmak isterdim
çünkü masallarda riya yoktur…
8 ) bir şehir olasaydım Kuddüs olmak isterdim
çünkü …
9 ) bir hayvan olsam At veyahut Deve olmak isterdim.
çünkü savaşlarda bir mümine binek olabilirdim belki…
10 ) bir hediye olsaydım Çiçek olmak isterdim
çünkü bir çiçeğe sevinmeyecek kadar gaddar birine kimse çiçek hediye etmez… Hediye edileceğim kulun yüzünde ki tebessüm ise yeterdi bana…
11 ) bir kıyafet olsaydım İhram olmak isterdim
çünkü hem hacc’da hemde öldüğünde sahibime en yakın olabilmek için…
12 ) bir kitap olsaydım Fuzuli’nin Leyla vü Mecnun olmak isterdim
çünkü
Bir kulun yazabileceği eser yazanın yazarken çektiği sancı nisbetince muhteşem olur… Levla vü Mecnun ise bir kulun kaleminden dökülen en muhteşemi (bence)
Bir kulun yazabileceği eser yazanın yazarken çektiği sancı nisbetince muhteşem olur… Levla vü Mecnun ise bir kulun kaleminden dökülen en muhteşemi (bence)
YALNIZLIĞIM
YALNIZLIĞIM
Tutkularım…
Başkaları gibi;
Yaşayamadığım
![]()
Acılarım…
Yüreğimin peşini bırakmayan;
Uzaklaştıramadığım
Anılarım…
Çocukluğumdan bu yana;
Bir türlü
Başkaları gibi olamadığım
Ve şimdi;
Sevdalısı olduğum yalnızlığım…
Coşkun bir sel…Ya da bir pınar gibi
Yalçın kayalıklar ardında
Dağbaşlarında doğan
Güneşten aşağı yuvarlan
Bir yanım
Ya da bir şimşek…Çaktığında
Gökyüzünde parlayan
Bir bulut…
Mavilikleri ardında bırakan
Akıp giden yanıbaşımda öylesine
Bir karamsar ruh
Yalnızlığım…
Edgar ALLAN POE
SUSMAK
SUSMAK
1.
Konuşmak ve yazmak…
Anlamlı ve insani faaliyetler ikisi de…Ama susmak daha anlamlıdır. Üstelik zor bir iştir. Çünkü susmak bir iç konuşmadır ve zor ve anlamlı oluşu da buradan gelir.
Kişi, susma vakitlerini iyi değerlendirmelidir. Çünkü bu vakitler, kendimizle olduğumuz zamanlardır.
Böyle vakitlerde her şeyin bitti yerde, bitmeyen ve hep var olan bir şey başlar: Kendimizi bulmak…
Kendimizi bulmak da O’nu bulmak değil midir zaten?
Susma vakitleri birer muhasebe fırsatlarıdır. Çünkü “dış” yönelen, çokça yönelen bakışımız, dikkat yeteneğini, keskinliğini çabuk kaybediyor.
Böyle zamanlarda insan, ayrıntılar içinde boğulup kalıyor.
Oysa “iç”için unutulmaması gerekir.
Susmak böyle bir imkan taşıyor içinde.
Önemli olan kalbimizdir. Bir “yüce mekan ve makam” olarak konuşması gereken orasıdır.
Dil susmazsa, gönül de konuşmuyor. Oysa gönlümüzü de konuşturmalı, asıl onun konuşmalarına dikkat kesilmeliyiz.
Yazar, bu anlamda öncelikle kalbiyle konuşan insandır. Kendisi olmak istiyorsa böyle olmak zorundadır.
Susmak, bu anlamda aktif bir faaliyettir.
Kendimizi dinlemek, tezkiye ve tefekkürün sularında arınmak, söz emanetini yeni baştan yüklenmek için olmalıdır.
Susan dil, yüreğini dinliyor demektir.

2.
Maddi varlığımıza, çamur yanımıza üflenen ilâhî bir nefha var.
İnsan olmanın sırrı ve anlamı da burada yatıyor zaten. Bu yüzden şiir, işte bu yönümüzle ilgili bir faaliyettir.
Ne kadar irade dışı görünse de şuurlu bir faaliyettir şiir. Özelliği dolayısıyla hakikatin bizatihi kendisi olmasa bile, en azından onu arama cehdini yüreğimizde duymanın imkanlarını bünyesinde taşıyor.
Çünkü şiir, bizi maddi ve dünyevi olana karşı kışkırtıyor.
Fıtri olana, insani olana çağırıyor. Böylece içimizin sesi olarak yüreğini aşka çevirenlere asla yalan söylemiyor.
Soyluluğu buradan gelir şiirin.
Şiirin bu dinamizmiyle, bu içtenliğiyle rahmani işaretlere tutunmayı ihmal etmeden yönümüzü doğruluk üzere tutabiliriz.
Bir defa daha söylenmesi gereken şudur: Şiir içimizin sesidir derken kalbin konuşmasını kastediyoruz. Yok eğer konuşan kalp değil de nefs ise şiirin bizi götüreceği yer ancak felaket vadileri olur.
Şiir dağının eteklerinde böyle nice şair ölüleri vardır.
3.
Şiir ve dua….
Şiir, şairin duası, niyazı, kendini bu anlamda Yaratıcı’ya arz’ı olmalı…
İhmal edilmemesi gereken bir husus da gözyaşı…
Gönül toprağı onunla sulanmadan çiçeklerimiz açmaz, açsa da renksiz ve kokusuz olur.
Şiirin dua ve niyaz olması ise kalpte olmaması gerekenleri redle mümkün.
Terk ve red…
Hakikatın sevdası ancak böyle bir gönülde yeşerebilir.
“Tutun ellerimden, yoksa düsecegim….”

Gecmisin üzerine cizgi cekmek…
veyahut
Gecmisi bir kuyunun icine birakip, üzerine yüzlerce tas doldurmak….
…ola ki gecmis kurtulup yine gelir bulur beni korkusuyla.
nasil olursa olsun… bi sekilde gecmisi gecmiste birakmak…
NOKTA
diyerek noktayi koyabilmek!
Özeniyorum gecmisinden kopmadan, gecmisine köle olmayanlara….
Bir nokta koymak istiyorum. Ve bu NOKTA dan sonra yeniden baslamak istiyorum….
“Tutun ellerimden, yoksa düsecegim….”
22.01.2004
belki biz gercegiz belki de rüya
seni buldum ya…seni buldum ya
olsamda hem gercek hem rüyaask midir bu bilemiyorum
sevdim ama diyemiyorum
sanki sensiz yasamiyorum
sensiz olamiyorum…
dünyaya yeniden gelmis gibiyim
dünyami askina vermis gibiyim
sevince bir baska oluyor insan
bir ömrü bir anda tatmis gibiyim… “
Sevinc gözlerini kapatip yüz yillik uykuya dalmak istesede,
bir metropol duygularin pencesinde can cekistirip perdeleniyor.
Biraz saskinlikla Nesenin Karaböcegin sesinden,unutulmuslugun
kösesine savulan ask adina ilk kivilcimlarin anisi demleniyor aksamdan geceye dogru.
Baktigim sular belki simdi narin gülücükler bekliyor, ama bilmezlermi kis günü baltayla kirmizi gelincikler kesmeye benzer bu.
Günlerimiz sallanirmi huzur ve güven icinde…?
Asma salincaklardan yildizlar düsermi yüregime bir kez daha bilmiyorum. ?
Ama gücüm yetmiyor selvi boylu duygulari bicaklamaya.
Kaskati ve sizlanmadan ikiye, ve sonra dörde bölmeye
kiyamiyorum anliyormusun..
Renkkörü niyetin alnima dokunan kirginligini yenerek
bilinmez cok ama cok uzak derelere süzmeliyim belkide..
Camurlara karismali yalnizliklar…
Ve ikindi caylarinin kadifesi hala hapis gözbebeklerimde.
Gün hala agliyor.. biliyorum bir degil iki yürek icinde,
zamanin eteginde yarinlara hickirik birikiyor..
Ve hala ismin günes kokuyor buram buram.
Ve dudaklarimda ismini kiskanan rüzgarlara inat,
bu mevsime inat evrenin her yönüne heceliyorum hala seni..
…eksiliyorum!
“…bundan böyle “nokta” olarak varligimi sürdürsem!”
gibi isyanli cümleler siralaniyor icimde. Ne vakittir ilk defa tasiyorum yeniden satirlara. Sigamiyorum ki…
Paylastikca eksiliyorum…. Sustukca eksiliyorum… Yasadikca eziliyorum!
Dost bir omuzda kisacik bir an bile olsa yeniden aglayabilmeyi, rahatlayabilmeyi özledim!
Rabbim!….
Katindan gelecek her hayra muhtacim!
…O ve İstanbul!
...O ve İstanbul!
Kıyıda köşede bıraktıklarım…
Anılarım;
Hatıralarım;
Acılarım;
Neş’elerim… Hüzünlerim… Sevinçlerim… Özlemlerim… Sevdiklerim…
İçimde ki çekmecelere sığdıramadıklarım, odamda ki çekmecelerede sığmamış, taşmış…
Yıllar önce bir havaalanında düşlerimin tarifi bellediğim kartpostallarla birlikte verilen kağıt poşetin içine doldurulmuş onlarca kart…
Bir güneş batışı.
Kuma işlenmiş bir kalp.
Taj Mahal hızasında bir dolunay.
Kırmızı bir gül…
Dağıtınca masanın üzerine, sanki içimde ki hüzünleri de dağıtıverdim…
Göz önüne serilmiş anılar;
Gizliliğini korurken daha güzel(di) sanki…
Ah şu ifşa olunanlar… Kıyamadıklarım…
Tazelenenler……..
Önümde bir teneke kutu, üzerine güller boyanmış.
İçinde biriktirdiğim mektuplar…
Okunmuş, okunmuş, okunmuş, okunmuş…
Okunmuş?
Yığılmış beklemekte; içimde ki anılar gibi…
Her gidiş neden bir diğerine benzer?
Neden herbiri ötekine benzer gidişlerin?…
Çekip gidişi…
Benziyor mu bir başka gidişe?
Bilmiyorum hangi şarkıya benziyor O’nun gidişi?…
Bir gidişten çok, terk edişi…
Hangi şarkı en çok onu/onun gidişini anlatıyor?…
O’nun terk edişini……
Bir gece yıldız kaydığında, dileğimi saklasaydım da,
çocukça dualarım içimde kalsaydı…
36 yaşında ölenlerin duamın gereği öleceğine olan çocukça inancım büyüdüğümde vefasızlık etmeliydi halbuki…
Gitmeliydi…
Bana kalanlar/en sadıklar:
Hüznüm;
Başağrım;…
ve 36 yaşında ölenlerin duamın gereği öleceğine dair inancım!…
ve 36 yaşında öleceğine dair korkularım!…
Boşverdim herşeyi…
Boş verdim…
…ve boşverildim!
Toparlamaktan,
düzenlemekten
ve temizlemekten dahi vazgeçtim.
Toparlanmıyor ki zaten…
Bir defa dağıttıklarım artık birdaha toparlanmıyor/toparlanamıyor…
Tazelenen birtek acılar oluyor.
Bir daha…
Bir daha…
Ve bir defa daha….
Dipdiri; canlıca; işte yine karşımda duruyor ve bana sırıtıyorlar.
Ah o gidişin yok mu…
Gitmesen olmaz mıydı?…….
Masamın bir kıyısında eksi bir “Boarding Card” durmakta.
Bir istanbul vedası aklıma düşmekte.
Hani kalabalık vedaları hep dilemişimdir ya…
Sanırım ilk kalabalık vedam idi:
O veda…
Hani O yoktu,
O vedada…
Hani yüzüm gülerken içim paralanan: O veda…
Gözlerim hep O’nu aramıştı…
O ise, gelmemişti…
Bir bilsen.
Bir bilseydin “en çok beklenen”in SEN olduğunu….
(yine) gelmedi!
Gitmeseydin ya…
Gitmesen de gelseydin ya…
Hep gelen sen, kavuşan ben olsaydım!
Kavuşulan sen, gülen sen, sevinen sen,
seven yine ben olsaydım!
Gitmesen olmaz mıydı?….
36 yaşında?!……
Pencereme düşen bir kar tanesi…
Pencereme düşen bir çığ tanesi!
O’nunla yaşadığım kışlarda hiç kar olmamıştı.
O’na kar iyi gelmezdi (belki).
Tıpkı soğuklar gibi…
Bana şifa, O’na belki ölüm…
Belki de zulüm!
O’na kar’ı nekadar sevdiğimi dillendirseydim mi.
Uzansaydık birlikte kar/lara…?
Uzansaydı yeniden koluma/dizime/gönlüme.
“Gitmesen olmaz mıydı?”…
Gitmesen…
GELSEN!……
Hadi son bir kez daha…
Bakıyorum, bakıyorum, bakıyorum…
Bak(a)mıyorum!
Son bir tebessüm daha…
Kollarımı kimin boynuna doladığımı anlamak için yeniden bakmalıyım; biliyorum!
Muhteşem bir muhabbet: gülümsüyorum…
Mesafeler set çeker diye: korkuyorum…
Gitmek zorundayım: üzülüyorum.
O ise gelmedi: inciniyorum.
”İçimi acıtıyor(sun)”
diye mırıldanıyorum, yürürken.
Hadi bir kez daha bak(malı)…
Bakıyorum ve bulamıyorum.
Bulamadıkça eksiliyorum…
“Gitmesen de gelseydin, olmaz mıydı?…”
…Vedasız bir veda.
O’nsuz bir veda…
…ve Geride bıraktığım:
O ve İstanbul…
Geride bıraktığım:
36 yaş(ında)?…
O…….
ve İstanbul!
Bir “saç kesme/kesilme” öyküsü (mü)?
…
Babama dair bütün anılarımı 3′e bölüyorum içimde.
“6 yaşıma kadar Babam”… “19 yaşıma kadar babam”… ve “19umdan sonra Babam”…
Belkide en doğal süreci yaşıyor(d)um.
Bil(e)miyorum.
Ramazan bayramı geçeli henüz bir hafta oldu. Bayram arefesinde berbere gidememiş olmanın üzüntüsü ve “19umdan sonra Babam” dönemimin bazı günlerinin pişmanlığı ile yine babam’a teslim ettim başımı.
Babamın onca yıla rağmen güzelliği kaybolmamış elleri başımın üzerinde makas ile gezinirken aklıma “19 yaşıma kadar babam” dönemimin bayram günleri düştü.
Bayram arefelerinin her dem yeniden ve usul değişmez anısı…
Saç kesme/kesilme merasimi…
Çocukluğumdan kalma bir hevesle saçlarımı uzattığım günleri anımsadım şimdi. Anı içinde anı… Anı içinde anılar…
Banyo küvetine eski gazete sayfaları itina ile serildikten sonra;
o günden bugüne değişmez küçük yeşil sandalye küvetin orta yerine yerleştirilir…
Sonrası… Sonrası hep hüzün…
Babam neden bilmem ama her defasında “nasıl istiyorsun saçlarını” diye sormadıkça işe koyulmazdı.
“Çok kısa olmasa olur mu baba?”
Olmazdı…
Siyaha vurmuş kahverengi saçlarım küvetin içinde ki gazete sayfaları örttükçe içimde anlamsız bir acı belirirdi.
Niye okadar üzülürdüm her dökülen tutam saç için bilmiyorum.
Babam işini bitirip birde yanıma ayna getirip “nasıl olmuş?” diye sorduğunda
“güzel” dememin sebebini eskiden korku olarak yorumlardım.
Babam banyodan çıkıp kapıyı ardından çektikten sonra
istisnasız her defasında
aynanın karşısına geçip hüngür hüngür ağlamışımdır.
Neden?
Bilmiyorum…
Sanırım 9. sınıfın son dönemlerindeydi…
14 yaşında sessiz sakin bir genç/çocuk…
Babam “berber” marifetini bende gösterdiği günün ertesinde; okulda…
Arkadaşlar: “Saçını kesen berbere para vermemişsindir inşaAllah” dediklerinde
“babam kesti” diyememiştim.
Bunu diyemediğim için bu bayram arefesinde “baba saçımı keser misin” demek zorunda hissettim kendimi.
Türlü bahanelerle yine gitmedim berbere
ve
bayram arefesinde babamın “nasıl istersin saçını” sorusunun ardından
yine küvetin içini kaplayan eski gazete sayfalarının manşetlerini bir bir tutam tutam saçlarım örterken
halen neden “buradayım” diye düşünürken
anladım ki
korkudan değilmiş…
Şimdi bu satırları okurken “bir saç kesme öyküsü” olarak yorumlayanları görüyor gibiyim.
Belkide bu defa başardım satır aralarına gizlenmeyi…
Belki…
****
“kendimden ne çok şey verdim senin yoluna…” diye bir şarkı mırıldanıyor içimden bir ses…
Sıradan bir “saç kesme”nin içimde açtıklarını anlatamıyorum ya,
buda bunaltıyor beni…
“…iyi bir çocuk” olabilmenin sevdasıyla
akranlarım haftasonları münihin kirli bir sokağının
kirli bir binasının
dördüncü katında ki mescidin
kuaföründe babalarından aldıkları sekiz mark ile saç kestiredursun…
Ben “iyi bir çocuk” olma sevdasıyla
yine babamın makasının ucuna vereyim saçlarımı…
Yıllar sonra babam “acaba beni benim onu sevdiğim kadar seviyor mu” diye sorduğunda anneme
isterdim ki bu sıradan saç öykümü o okusa…
Neler neler yükleyecektim ben bu sayfaya… Neler neler sığdıracaktım bu kısacık yazıya…
Neler neler anlatacak ama yinede en mühimini içimde saklı tutacaktım…
Olmadı.
Acaba yazıyı mı unutuyorum?
Hüznün Kuşattığı Ada: Mutluluk
”Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır.”
Mor ışıklar, bir bestenin en can alıcı notaları gibi mavi sulara düşüyor. Sular, coşkun bir melodinin raksını tutuyor, yüzleri utanç lacivertine bürünüyor, bu lacivert suların üstünde, ak bir buğu yükseliyor ve kurşuni bir hüzün olarak mavi sulara geri dönüyor. Mutluluğu hüzünden, hüznü de mutluluktan ödünç alıyoruz.
Geride bıraktığımız hüzünleri toplama sanatıdır, mutluluk. Kahkahalarımız, kor bir ateş gibi dudaklarımızda dalgalanıyor. Sanıyoruz ki, bütün mesele daha bol kahkahalı bir hayat. Oysa bir kahkahanın tabirinden kaç hüzün çıkar, bilmiyoruz. Acıyı sanatın en büyük öğretmeni olarak niteleyen yazar: ”Mutluluk, zevk ve başarı, kaba tanecikli kalın bir dokuda olabilir; ama hüzün yaratılmış şeylerin en duyarlısıdır. Nerede hüzün varsa orada kutsallık vardır.” diye yazmıştı. Almanların bilge yazarı Goethe:
”Ekmeğine kederi katık etmeyenler,
Ağlamakla, sabahı beklemekle
Gecelerini tüketmeyenler
Tanıyamazlar sizi, ey göksel güçler!” demişti. Kahkahalar ruhumuzdan neleri alıp götürüyor, bilmiyoruz.
Başlangıçta ortak dilimiz, hüzün ve mutluluktu. Biz, kelimelerle dilimizi yozlaştırdık. Kelimeler çoğaldıkça diller çoğaldı, diller çoğaldıkça insanlar birbirlerinden uzaklaştı. Oysa başlangıçta hüzün ve mutluluk vardı ve bütün sözcüklerin tükendiği noktada yine hüzün ve mutluluk var. ”Tuna Üstüne Söyleyen” şairin Abidin Dino’ya: ”Sen mutluluğun resmini çizebilir misin?” deyişindeki hikmet de, sanırım mutluluk ve hüznün en saf izdüşümünün insanda olması ve insanın ötesine taşınamamasıdır.
Fırtına, kalıcı olduğunu sanır; oysa rüzgarların ömrü daha uzundur.
Sel, ovaya kalmak için iner; fakat ardında bir yığın kum bırakır.
Yılan, derisinden bir tövbe ile soyunur; fakat zehrinden yepyeni bir deri boy verir.
Mutluluk bir zırh gibi gövdemizde kamaşır ama hüzün iğne deliğinden kendisine yol bulur.
Mutluluğa ant imiş, hüzünlerden azade bir hayat sunuyor bu karton kapaklar. Okuduğum bütün kitaplarda, harflerin arkasına gizlenmiş mutluluk formüllerini aradım, ta ki bir gün o yaman dostun: ”Sen, ikinci el hayatlar okuyorsun; dolayısıyla ikinci el mutluluklar bulacaksın ve çoğu kez ikinci el mutluluklar hüznün filiz noktasıdır.” deyinceye kadar. Vazgeçtim artık, mutluluğun formüle edildiği paket kitaplardan. Fazla korunanın daha fazla yaralanması misali, hüzünden kaçtıkça mutluktan da uzaklaşıyoruz.
Kabe’yi ihram giymiş, kalbini tavaf eden bilge: ”Mutluluk, huzur anlamına gelmez.” dedi. ”Nasıl?” dedim. ”Bir bilge dünyanın bütün acılarını kalbine yüklediği için huzurludur; ama bir bencil, bütün acılara kulaklarını tıkadıkça mutlu olabilir.” Oscar Wilde, İsa’ yı anlatırken onun insanda eşitlendiğini ve insanı en yüce varlık olarak kabul ettiği için huzurun zirvesine çıktığını; ama çok az mutlu olduğunu yazmıştı. Ermişlerin; cüzamlıların yanaklarından öpmeleriyle, yokluk sofralarında yoksulları ağırlamalarıyla, bir günahkarı yüceltirken kendilerini aşağılamalarıyla huzurun mutluktan çok daha başka bir tılsım olduğunu bizlere öğretmek istediklerini yazmıştı. Mutluluk, ruhun kendisini acıdan sakınması, koruma çabasıdır. Huzur ise ruhun adanması, acıyı hissetmesidir. ”Ârif güle benzer de gülümser pek az.” Bir cümle deviniyor zihnimde: ”Mutluluk, Tanrıya, sonsuz bir minnet duymaktır.”
Mutluğun yelkenleri iyice gerilmiş, hüznün rüzgarları şişiriyor mutluluğun yelkenlerini. O yaman dost: ”Mutluluk, hüznün doyma noktasıdır ya da mutlulular çoğu kez demlenmiş hüzünlerdir.” demişti. Mutluluk’ un yazarına: ”Kitabınızın adını neden mutluluk koydunuz?” diye sorulmuştu. Yazar: ”İnsanlar, bir gün mutluluğun limanında sonsuza değin demirleyeceklerini düşünürler. Sonrasında hayatlarında acının ve mutsuzluğun yer etmeyeceğini düşünürler; oysa mutluk ve hüzün hayatın duraklarıdır. Yolculuğumuz sürdükçe bu duraklarda konaklayıp yolumuza devam edeceğiz.” diye yanıtlamıştı. Yunus, bu sözü yıllar evvelinde söylemişti:
”Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayran olur,
Bir dem gelir, şâdi olur, bir dem gelir giryan olur.”
Bir ”hüzün yılı” yaşanmış ve yetimliğe bir de öksüzlük eklenmiş. Ulu dorukların ulaşılmaz derinliklerden çıkması gibi kalbinin Yusuf kuyusundan varlığının en yüksek zirvesine çıkan Mevlevilerin Şeyhi:
”Varlık benlik gözetmemek, mutluluk o
Kopsun, Allah bir yana, tümden insan” derken bütün varlıkları öz varlığın yansısı olarak görür.
Hikmetli şiir söyleyen Nesimi, teninden soyunmadan önce mutluğunu da hüznünü de kendisine saklar:
”Nesîmî’ ye sordular kim yarin ile hoş musun
Hoş olan ya olmayam ol yar benim kime ne”
| Mehmet Öztunç |





