Biçare

Öylesine; sessizce….

Mor ve Hüzün

Penceresinin önünü kesen akasya dalının mavi boyalı duvarlara bıraktığı gölgeleri izliyordu dakikalardır.

“Keşke bir kuşun gölgesi olsam ve konsam şu dalın gölgesine.”

Ahşap döşemenin üzerine bırakılmış koyu mavi bir kilim… Kapının sağ yanında ki duvarı boydan boya kaplayan, mor menekşe işlemeli yatak örtülü divan… Yatağın karşısında ki duvarın yarısını üst üste istiflenmiş yorgan ve yastıklar kapılıyordu. Diğer yarısı boştu. Kapının karşısındaydı pencere ve ne vakit nisan güneşi cömert ışığıyla odayı aydınlatsa, evin tam dibine dikilmiş akasyanın dallarının gölgesi kapının bulunduğu duvarda belirirdi.

“Babaevi kızın dünya cennetidir…” diye söze başlardı babaannesi, ne vakit odasına gelip oflaya puflaya divanın üzerine yerleşse. Ardından mutlaka “evlenmenin de vakti var a kızım… Baba ocağının keyfini çıkarmaya bak.” diye devam ederdi.

 

Kabus gibi gecenin sabahıydı şimdi. Görücüler, tartışmalar, kahve ve …..

Divanın üzerinde ki mor menekşe işlemeli yatak örtüsünü ortasından avuçlayıp kendine doğru çekti hışımla. Sonra kollarıyla göğsüne bastırıp yerde diz çöktü. Divanın arkasına düşen akasya dalının gölgesine baktı yeniden ve ardından düğüm düğüm çözülen hıçkırık…

 

“Menekşeler mor olsun, hala…” diye tembihlemişti halasını. Çeyizinde herşey ama herşey mor olmalıydı. Hani onun sevdiği renkti mor. Ona göre mor hüznün rengiymiş. İnsan sevdikten sonra hüzün kalırmıydı ki” Gamzenin hayatında hüzün yerini çoktan umut ve hülyalara bırakmıştı. Ya onun” O neden halen hüzünden bahsederdi ki” Olsun bahsetsindi… Madem mor hüznün rengi ve madem hüzün onun rengi… Madem mor en sevdiği renkti, o halde hüzün olsundu çeyizinde ki her işlemenin rengi… Her desen, her çiçek, her işleme ve her oya… Mor olsundu hatta hayalinde ki evinin odalarının rengi. Varsın mor hüznün rengi olsun, o moru seviyorsa hüzün dahi güzel bir renkti. Hatta en güzel renkti…

 

“Menekşeler illa mor olsun hala…”

 

İşte mor menekşeli krem yatak örtüsü… Onun geleceği içindi bunca hazırlık. O gelecekti ya ve o görecekti ya… Mor olmalıydı menekşelerin rengi. Halasının “dizim dizim” diye sızlanırken, marifetli ellerinin krem örtü üzerinde gezindikçe ve iğne saten kumaşa battıkça, örtüde menekşeler Gamzenin gönlünde güller açmıştı. Ah o heycanlar… Ah o korkular… Ah o telaşlar…

Ya yetişmezse”…

“Yetişir be kuzum, yetişir…” demişti halası. “Bana yetişmeyenlerin hepsini sana yetiştireceğim, sen hiç tasalanma be kuzum.”

 

Kimbilir… Belkide saadeti yarım kalmış halasının bahtsızlığının bir yansımasıydı dün ki gece… Yok yok… Olamazdı. Herkes ancak kendi kaderini yaşardı.

 

Düğüm düğüm çözülen hıçkırıklar… Kucağında ki mor menekşe işlemeli krem saten yatak örtüsü… ve gecedir kesilmek bilmeyen gözyaşları…

 

Başında ki yazmayı kavradı busefer sağ elinin parmakları ve çekip aldı başından hınçla. Sonra tekrar uzandı başına ve saçlarının arasından bir önceki gün özenerek takıp takıp çıkardığı tokaları bir bir koparmak istercesine çıkardı tekrar. Öylece önüne bırakıyor sonra elini tekrar başına atıp rastgele diğer tokayı çıkarıyordu.

“Saçların gece kadar güzel, bunu biliyor muydun”…”

Gece kadar güzel saçlar… O geceyi çok severdi, tıpkı hüznü sevdiği gibi. Eğer saçları gece kadar güzelse, demek ki gerçekten güzel görüyordu kendisini… ve saçlarını.

“Saçların gece kadar güzel…”

 

Varsın olsun du, gece kadar güzel…

Senin olmadıktan sonra…

 

….

 

Elini divanın altına doğru uzattı ve mavi bir seleyi önüne doğru çekti, kaldırdığı örtünün altından. Fazla karıştırmadan bulmuştu aradığını. Sağ elinin işaret ve baş parmağını makasın sapının deliklerine sokup sol eliyle saçlarını kavradı. Saç dibine yakın kesmeye başladı gece karası saçları…

 

Kestikçe ve önünde ki mor menekşe işlemeli örtünün üzerinde biriktikçe siyah saçlar, hep aynı cümleyi tekrarladı.

“Saçların gece kadar güzel…”

 

….

 

Saatlerdir önünde yığılı bekleyen saçlara ve duvarda ki akasya dalının gölgesine bakıp durmuştu. Kapının ardında açması için yalvaran annesine cevap vermemekte kararlıydı.

“Herşey senin iyiliğin için…” demişti annesi, “seni asla veremem uzaklara” cümlesinin ardından. “Dilerim öyle uzaklara gelin gideyim ki, uzak dediğin mekanlar sana yakın gele o vakit” diye seslendi kapıya doğru. Yanıt gelmemişti kapının ardından.

İnsan bir defa sevmeli ve o bir defa bir ömür boyu sürmeliydi. Ne çok söylemişti bu cümleyi annesine, halasına ve babasına…

 

Babasının merhametli sesi çınladı kulaklarında.

“Yavrum… Mutlu olduğun vakit mutlu olurum ancak…”

Halbuki şimdi mutluluğuna gölge düşürmüştü işte.

 

“Kuzum… Canım kızım… Sen edemezsin gavur elierinde, yaban illerinde…” diye hudut çekmişti en büyük arzusunun önüne. Hani mutluluğu onunda mutluluğu idi…

 

“Ne çok isteyenin var. Seni gavur illerine yar etmem…”

Yaşadıkları acıklı bir türkü gibiydi sanki. Uzaklardan sevmiş, sevdiğine varma hayalleriyle gün geçirip ona hazırlanırken bir cümle ile yıkılmıştı dünyası işte. Halbuki zaman Türkülerin egemen olduğu zamanda değildi… Aşklar mesafe ve sınır tanımıyordu. Aileler ise ancak onaylama görevini yerine getirmekle mükelleftiler.

Herkes evleneceği insanı kendi tercih etmez miydi”

 

Ama…

O zaten tercihini yapmamış mıydı”

“Kaçalım…” dediğinde cevabı “Aileme karşı gelemem…” olmuştu.

Makası tekrar kavradı ve parmaklarını tekrar sapının deliklerine geçirdi. Kucağında ki mor menekşeli örtüyü sol avucuyla tutup makası rastgele örtünün her tarafına batırıp çıkardı. Saçlar örtünün hertarafına dağıldıkça, makas darbelerini artırdı. Bir daha… Bir defa daha… ve bir defa daha…

 

….

 

Kapı aralanıp kapı boşluğunda Gamze göründü… Aysel hanım bir an heyecanlanmıştı, kızını saatlerce yakarıştan sonra ilk defa görünce. Önce yüzüne bakmıştı… Gözleri ağlamaktan kızarmış ve şişmişti. Sonra saçlarına kaydı bakışı…

Simsiyah gür uzun saçlarından geriye bir harabe kalmıştı. Kızının kucağında delik deşik edilmiş yatak örtüsünü ve örtüden dökülen saçları görünce birden paniğe kapıldı. Galiba kızı aklını yitirmişti…

 

Gamzenin tavırlarında bi anormallik yoktu aslında. Görüntü korku versede ana yüreğine, konuşmaları sakin ve tane tane idi.

 

“Biliyor musun anne… Ne vakit içi boşaltılmış sözlerden ibaret şarkılar dinlesem, acaba böyle acılar yaşayanlar da varmıdır diye merak ederdim. Hüzün benim dünyamı terk etti sanırdım, zira hayatımda o vardı…

Yanılmışım… Hüzün sadece bir kenarda vaktinin gelmesini bekliyormuş.

Hüznü o sevdiği için sevmemeyi isterdim.

Olmuyor…

Ondan bana bir tek hüzün kalmalıymış meğer.

Ne gece kadar güzel saçlarım, ne de onun sevdiği mor…

Sadece hüzün kalsın bana…”

 

Aysel hanım ağlamakta buldu çareyi.

“Dilersen… Dilersen çağırtayım onları ve vereyim seni…”

 

“Olmaz anne… Önce parçalayıp ardından parçaları kucağıma doldurup beni mutlu edebileceğin ihtimalini dahi düşünme.

Geçer…

Buda geçer elbet…”

2009/01/05 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair, Öykü | , , , , , | Henüz Yorum Yok

Mevsimlerin bize küsmüşlüğü mü var? – Nurdal Durmuş

 

gelincik

Şimdilerde ben;

“Geceleri yıldızları seyrettiğim penceremden, her gördüğüm buluta yeni bir nisan ısmarlıyorum kalbime yağsın diye.”

“Her doğan güne yeni bir bahar ısmarlıyorum günbegün solan hayatıma renk katsın diye.”

“Her batan güne(şe) yeni bir sonbahar ısmarlıyorum ölümü hep hatırlatsın diye.”

“Her çaresizliğime yeni bir ümit ısmarlıyorum çaresiz kalmasın diye.”

“Her dostuma, yeni bir vefa ısmarlıyorum sevdamız büyüsün diye.”

“Her geçen dakikaya yeni bir saniye, her saniyeye yeni bir saat, her saate yeni bir anlam ısmarlıyorum zamansız geçmesin diye.”

“Her baktığım aynaya yeni bir benlik ısmarlıyorum yab(l)ancı maskeler takmasın diye.”

“Her kapandığım secdeye yeni bir dua ısmarlıyorum beni “O” hiç yalnız bırakmasın diye.”

“Her yazdığım cümleye yeni bir harf ısmarlıyorum eksik kalmasın diye!”

Birde açan çiçekleri olmasa bahçelerimizin,

Uçan kelebekleri olmasa baharlarımızın…

Sesleri uykularımızda yankılanan bülbülleri olmasa seherlerimizin,

Beş vakitte, beş sefer ferahlatan ezanları olmasa semalarımızın…

Daha çok kirleneceğiz.

Daha çok çirkinleşeceğiz.

Daha çok sağırlaşacağız.

Daha çok yalnızlaşacağız.

Keşkeklerim, beklilerim, ölüm olmasa,

Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,

Ruhumuzu arındıran dua olmasa,

Daha çok bunalacağız-bulanacağız!

Mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var? Ne kardelenler açtı bu bahar, nede balkonlara, caddelere, sokaklara çiçeklerini savuran kiraz ağaçlarının kokusunu hisseden oldu. Ne, allığına, morluğuna, saflığına, beyazlığına hayran olduğu gülün endamlı gülüşleriyle mutlu oldu bülbül, nede ovalardan bayırlara, kırlardan yaylalara bal toplayan arılarla selamlaşan çiçekler gördü baharı. Ne gecenin kalbi aydınlandı minicik bir ateşböceğiyle, nede, sessizliği bozuldu vakitsiz bir baykuşla. Ne çocukların yüreğinden yıldızlara köprüler kuruldu masallarda, nede aşıkların yüreğine kaf dağından hayaller çıkageldi. Ne Yusuf’a el uzatan kervanlar geçti buralardan, nede pervazlara konan yusufçuk kuşları bekledi pencerelerde. Her mevsimden geriye acı bir sessizlik, Hayır hayır kocaman bir sessizlik kalıyor. Bilmem! sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor. Artık, baharlarda yok kapımızda! Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?

Nurdal Durmuş

2008/07/04 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair, Sahiplendiklerim | | Henüz Yorum Yok

BABAMIN BİBERONU – mihrican keskin

Çocuktum daha
Uyuyan bir baba
Yavaşça yaklaşıyorum yanına
Yine biberonu yanında
Gözlerine de uyku çökmüş

‘’Seni seviyorum baba’’
Bir hışımla eli yanağımda
Sonra yuvarlanıyorum yatağın ayak ucuna

Elindeki biberon olmak vardı baba
Hiç değilse o hep yanında
Gözün gibi bakıyorsun ona
Neyimiz varsa veriyorsun da
Gerçi neyimiz kaldı geriye baba

Çocuktum daha
Uyuyan bir baba

Annemin elinde toz bezi
Sabah sekiz akşam yedi..
Pencere kenarlarında annemi bekleyerek çocukluğum geçti…
İşte sevimli bir haber
Annem,annem göründü biraz ötede
Koşarak açıyorum kapıyı,
Yorgun bir bedeni karşılıyor gözlerim

‘’Anne seni çok özledim’’

Yorgunum oğlum…(kızım)
Eski bir hayali yüzdürüyordum susuzlukta
Annemin elindeki çantada..
Babamın biberonu alınmış gazeteye sarılı masada
Gözlerim ufak bir çikolata arıyor ama..
Yok…

Babamın büyümesini bekleyene kadar
Ben rafa kaldırıyorum çocukluğumu…

Büyüdüm..
Şimdi tozlu raftan elimde kalan;
Babamın biberonu,
Annemin toz bezi,
Susuzlukta yüzdürdüğüm kırık dökük bir hayal..

Çocukluk benim dilimde
Babamın büyümeyişi,benim ise hiç küçülemeyişimdi

2008/06/21 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair, Sahiplendiklerim, Şiir | | 2 Yorumlar

ARADA BIR…

 

ARADA BİR

Arada bir , bir yanım kaçsam diyor uzağa
Katsam diyor önüme canımı yorganımı

Arada bir bir yanım düşsem diyor tuzağa
Geçsem dünyanın derdini varsam cennetime diyor

Ama of öbür yanım var ya öbür yanım
Amman öbür yanım cahil diğer yarım

Kurtulmak kolay mı derdinden
Sıyrılmak kolay mı derdinden

Arada bir bir yanım yıksam diyor şu dağı
Görsem diyor ardını yarimi yarınımı

Arada bir bir yanım küstüm diyor o yana
Senden dost olur mu korkarsan kaybettin diyor

Arada bir bir yanım boşver diyor acıya
Elbet diyor olacak derdi de dermanı da

 

 

Söz: Mete Özgencil
(Candan Erçetin’in “Elbette” adlı albümünden) 

 

İçimde ki kalelerin bir bir yıkıldığı şü günlerde önce DUA
sonrasında ise bu şarkı… Yine hüzün… Yeni Hüzün…  

2008/06/21 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair, Sahiplendiklerim | | 1 Yorum

Mersiye

Kan ağlasın bu dide-i dür-barım ağlasın

Ansın benim o yâr-ı vefâdarım ağlasın

Çeşm ü dehan u ârız u ruhsârım ağlasın

Baştan başa bu cism-i siyeh-karım ağlasın

Agyarım ağlasın bana hem yârım ağlasın

Gûşeyleyen hikâtet-i Esrarım ağlasın

Na-dîde bir güher telef ettim dirîg u ah

Hâk içre defnedüp gerü gittim dirîg u ah

(Şeyh Galib)

AÇIKLAMASI

1. Bu inciler yağdıran gözün kan ağlasın; benim o vefalı dostumu ansın,ağlasın.Gözüm, ağzım, yüzüm, yanağım, baştan başa şu karalara batmış, (yaslara girmiş) bedenim ağlasın; bana hem yabancılarım ağlasın; hem de dostlarım ağlasın, Esrar’ımın hikayesini duyan ağlasın.Yazık görülmemiş bir inciyi kaybettim; yazık, toprağa gömüp geri gittim.

2008/05/05 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair, Şiir | | 1 Yorum

Hüznün Kuşattığı Ada: Mutluluk

kerzehandk.jpg

”Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zehri dermanındadır.”

Mor ışıklar, bir bestenin en can alıcı notaları gibi mavi sulara düşüyor. Sular, coşkun bir melodinin raksını tutuyor, yüzleri utanç lacivertine bürünüyor, bu lacivert suların üstünde, ak bir buğu yükseliyor ve kurşuni bir hüzün olarak mavi sulara geri dönüyor. Mutluluğu hüzünden, hüznü de mutluluktan ödünç alıyoruz.

Geride bıraktığımız hüzünleri toplama sanatıdır, mutluluk. Kahkahalarımız, kor bir ateş gibi dudaklarımızda dalgalanıyor. Sanıyoruz ki, bütün mesele daha bol kahkahalı bir hayat. Oysa bir kahkahanın tabirinden kaç hüzün çıkar, bilmiyoruz. Acıyı sanatın en büyük öğretmeni olarak niteleyen yazar: ”Mutluluk, zevk ve başarı, kaba tanecikli kalın bir dokuda olabilir; ama hüzün yaratılmış şeylerin en duyarlısıdır. Nerede hüzün varsa orada kutsallık vardır.” diye yazmıştı. Almanların bilge yazarı Goethe:

”Ekmeğine kederi katık etmeyenler,
Ağlamakla, sabahı beklemekle
Gecelerini tüketmeyenler
Tanıyamazlar sizi, ey göksel güçler!” demişti. Kahkahalar ruhumuzdan neleri alıp götürüyor, bilmiyoruz.

Başlangıçta ortak dilimiz, hüzün ve mutluluktu. Biz, kelimelerle dilimizi yozlaştırdık. Kelimeler çoğaldıkça diller çoğaldı, diller çoğaldıkça insanlar birbirlerinden uzaklaştı. Oysa başlangıçta hüzün ve mutluluk vardı ve bütün sözcüklerin tükendiği noktada yine hüzün ve mutluluk var. ”Tuna Üstüne Söyleyen” şairin Abidin Dino’ya: ”Sen mutluluğun resmini çizebilir misin?” deyişindeki hikmet de, sanırım mutluluk ve hüznün en saf izdüşümünün insanda olması ve insanın ötesine taşınamamasıdır.

Fırtına, kalıcı olduğunu sanır; oysa rüzgarların ömrü daha uzundur.
Sel, ovaya kalmak için iner; fakat ardında bir yığın kum bırakır.
Yılan, derisinden bir tövbe ile soyunur; fakat zehrinden yepyeni bir deri boy verir.
Mutluluk bir zırh gibi gövdemizde kamaşır ama hüzün iğne deliğinden kendisine yol bulur.

Mutluluğa ant imiş, hüzünlerden azade bir hayat sunuyor bu karton kapaklar. Okuduğum bütün kitaplarda, harflerin arkasına gizlenmiş mutluluk formüllerini aradım, ta ki bir gün o yaman dostun: ”Sen, ikinci el hayatlar okuyorsun; dolayısıyla ikinci el mutluluklar bulacaksın ve çoğu kez ikinci el mutluluklar hüznün filiz noktasıdır.” deyinceye kadar. Vazgeçtim artık, mutluluğun formüle edildiği paket kitaplardan. Fazla korunanın daha fazla yaralanması misali, hüzünden kaçtıkça mutluktan da uzaklaşıyoruz.

Kabe’yi ihram giymiş, kalbini tavaf eden bilge: ”Mutluluk, huzur anlamına gelmez.” dedi. ”Nasıl?” dedim. ”Bir bilge dünyanın bütün acılarını kalbine yüklediği için huzurludur; ama bir bencil, bütün acılara kulaklarını tıkadıkça mutlu olabilir.” Oscar Wilde, İsa’ yı anlatırken onun insanda eşitlendiğini ve insanı en yüce varlık olarak kabul ettiği için huzurun zirvesine çıktığını; ama çok az mutlu olduğunu yazmıştı. Ermişlerin; cüzamlıların yanaklarından öpmeleriyle, yokluk sofralarında yoksulları ağırlamalarıyla, bir günahkarı yüceltirken kendilerini aşağılamalarıyla huzurun mutluktan çok daha başka bir tılsım olduğunu bizlere öğretmek istediklerini yazmıştı. Mutluluk, ruhun kendisini acıdan sakınması, koruma çabasıdır. Huzur ise ruhun adanması, acıyı hissetmesidir. ”Ârif güle benzer de gülümser pek az.” Bir cümle deviniyor zihnimde: ”Mutluluk, Tanrıya, sonsuz bir minnet duymaktır.”

Mutluğun yelkenleri iyice gerilmiş, hüznün rüzgarları şişiriyor mutluluğun yelkenlerini. O yaman dost: ”Mutluluk, hüznün doyma noktasıdır ya da mutlulular çoğu kez demlenmiş hüzünlerdir.” demişti. Mutluluk’ un yazarına: ”Kitabınızın adını neden mutluluk koydunuz?” diye sorulmuştu. Yazar: ”İnsanlar, bir gün mutluluğun limanında sonsuza değin demirleyeceklerini düşünürler. Sonrasında hayatlarında acının ve mutsuzluğun yer etmeyeceğini düşünürler; oysa mutluk ve hüzün hayatın duraklarıdır. Yolculuğumuz sürdükçe bu duraklarda konaklayıp yolumuza devam edeceğiz.” diye yanıtlamıştı. Yunus, bu sözü yıllar evvelinde söylemişti:

”Hak bir gönül verdi bana ha demeden hayran olur,
Bir dem gelir, şâdi olur, bir dem gelir giryan olur.”

Bir ”hüzün yılı” yaşanmış ve yetimliğe bir de öksüzlük eklenmiş. Ulu dorukların ulaşılmaz derinliklerden çıkması gibi kalbinin Yusuf kuyusundan varlığının en yüksek zirvesine çıkan Mevlevilerin Şeyhi:

”Varlık benlik gözetmemek, mutluluk o
Kopsun, Allah bir yana, tümden insan” derken bütün varlıkları öz varlığın yansısı olarak görür.

Hikmetli şiir söyleyen Nesimi, teninden soyunmadan önce mutluğunu da hüznünü de kendisine saklar:

”Nesîmî’ ye sordular kim yarin ile hoş musun
Hoş olan ya olmayam ol yar benim kime ne”

  Mehmet Öztunç

2007/10/16 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair | , | 1 Yorum

Sarıyı seçtim hocam, sararmış ömrüm gibi…

sararmis.jpg

 

 

tahta kapı önünde oturmuş beklemede
ağlar ha ağlar sivri dilin gelini
güller işlemiş sandıkta ki mendile
çantaya doldurup da kaçırmışlar denizi

ne kalıyor geriye:
eyvah ki annemin
ellerinden bir vakitler naz şerbeti içtiğim

kararmış bir avuç yüz, bir tutam yılan saçı
perişan hazinemde
ve patlıyor her sabah bir sükut fırtınası

sarıyı seçtim hocam, sararmış ömür gibi
aşk için son yudum zehr ile içtiğimi
kimselere demedim

demedim ya bilindi ağzımda ki maviden
karnemi alıverdim de bir gün ağlamışken
hayat bilgisi zayıf
dedi gözlerinde azraille öğretmen

bense rüya görmüştüm, rüyamda uçtum bile
sarıyı seçtim yine, çantada ki denizi
hatırlarım küçükken
annemin elinde naz şerbeti içtimdi

Fatma Şengil Süzer
(Kafdağı – 54. Sayısı)

 

 

 

 

 

2007/10/16 Yazan: Biçare | Hüzün´e dair, Sahiplendiklerim, Şiir | , , | Henüz Yorum Yok