Uzun bir koridorun sonunda sola doğru dönüp üçüncü sarı kapıdan içeriye giriyoruz…
Bir haftadır aynı koridorun sonuna kadar yürümek… Yorgun adımlarla sonunun ne olacağını aslında içten içe tahmin etmek… Ve susmak… Sabretmek…
Bir yakınımın mahkemesi sürüyor bir haftadır…. Yazıya yönelemememin başlıca sebeplerinden birisi de bu mahkeme. Okuyanlarım kimler ve bana ait olanların satırlara yansımasını takip ederken neler hissettiklerini ve düşündüklerini bilmiyorum. Ama şu günlerde içimden paylaşmak geçiyor…

Yakınımın yakınlık derecesi, mahkumiyetinin sebebi ve sonucun ne olacağı bu yazı için ehemmiyet taşımıyor kanaatimce… Paylaşmak istediğim içimde nelere sebep olduğu…
…ve neleri zihnimde çağrıştırdığı…

Sarı kapının ardında bir köşede oturan yakınımın hangi hisler içinde olduğunu merak ediyorum ilk girişimde. Göz göze geliyoruz her defasında… Ve öylece kalıyor herşey…
Bütün sorularım soru işareti olarak kalakalıyor zihnimin bir köşesinde…
Yüzümde hafif bir tebessüm beliriyor ve donuyor…
Bazen titrediğim hissediyorum, utanıp boş bulduğum ilk koltuğa oturuyorum.
İçimden seslenmek geliyor: “Sana inanmıştım… Yanılmışım” demek isityorum…
Susuyorum…

Mahkeme

Klişeleri ayakta tutan uc örneklerdir diye düşünüyorum, hakim sanıklara ve davalıya iğneleyici sorular sordukça… Art niyet aramaya gerek dahi kalmıyor, zira art niyet kan emen sivri sinek gibi gelip konuyor zihnimin tenine…
Bu defa hakimin ve yardımcılarının aklından geçenleri merak ediyorum.
Dindar türk erkekleri ve klişeler…
Sanıkların birisi daha giriyor salona…
Otur deniliyor ve oturuyor ortada duran koyu kahverengi masanın arkasına. Kirli kahverengi bir  sandalyenin kenarlarından taşan karalu takım elbise ceketine takılıyor bakışlarım. Sırtını görüyorum kısmen… Ve kele yakın gri saçlarını… Bazen tercümana doğru dönüp konuştuğunda sakalını görüyorum, beyaza yakın…
“İslam’da egemen olan erkektir… Bu her müslüman ailede böyledir” diyor gür bir sesle….
“Bu hep böylemidir sahiden?” diyorum kendime…
“Ne pahaasına böyledir?” diye soruyorum içimden…
Uzayıp gidiyor konuşmalar… Davalının özeline dair onlarca sorular…
Bazen şahit koltuğunda oturan tanıdğım, davalı koltuğunda oturan yakınım için “oda aynı düşüncededir…” diyor.
Arda arda diziyorum kelimeleri zihnimde. Yerlerini değiştiriyorum ve yeni cümleler kuruyorum, bana göre daha anlamlı kılması için söylenilenleri…
“Her müslüman aile aynı düşüncededir…” diyorum kendime… Ama arındırmıyor zannımca hakimin zihninde oluşmuş klişelerden ne müslüman erkeği nede müslüman kadını…

Kalıyoruz yine ezen ve ezilen olarak kafasının bir köşesinde…

Olmuyor…
Soruyorum kendime, çok mu haksız hakkımızda oluşturdukları ön yargılar?
Davalı koltuğunda oturan yakınımı gözüm alıyor yeniden. Sevimli bir yüz ifadesi var… Şirin baba gibi… Gülümsüyorum ve tevafuk işte, oda bana bakıyor ve gülümsüyor…
Bukadar sevimli bir insan… Mahremi olana, helali olana, hayat arkadaşı olana rahmet midir? Yoksa zahmet midir?
Müslüman türk erkeği… Hayat arkadaşına, mahremine, helaline… Zahmet midir? Rahmet midir?…

Klişeleşmiş düşünceleri sıralıyorum bir bir…

Türk erkeği karısını döver…
Saçma diyorum önce kendimce… Sonra bir bir düşüyorlar gözümün önüne….
Sevdiklerimden koca şiddetine maruz kalanlar…
En çok saygı duyduklarım dahi ayetin mazur gördüğüyle yetinmeyip, öfkesinin esiri olup bütün öfkesini ve kinini kusmuşlardır helalinin bedenine…
Yazık….

Önden yürüyen amcalar geliyor sorna gözümün önüne…
Sevgi cümleleri tanımayan,
teşekkür etmeyen…
Vefayı en güzel şekilde tadıp, vefa borcu olduğunu idrak edemeyenler…
Eşinden bahsederken “bu…” diye konuşanlar…

En çokta aldatmayı arzulayanlar…
Abartılıdır belki
ama
ikinci bir evliliği kendimce öyle yoruyorum…
Gerçekten zaruret olmadan…

Konuşmalar hatırlıyorum. Saygı duyduğum insanların kendi aralarında yaptıkları konuşmalar….
“Karına fazla yüz vermemelisin… İpin ucunu bir defa kaçırdın mı, birdaha ele alamazsın…” diyor tecrübesine her daim hayran kaldığım bir büyüğüm…
Diyor ve şaşırtıyor beni…
Dövmenin gerekliliğinden bahsediyor…
Hemcinsine yapılacak adaletsizlık neden rahatsız etmiyor, anlamıyorum.
Örnek alınması gerekenin Hz. Muhammed (sav) olduğunu unutuyoruz.
Hatırlatanlar çıkmıyor…

Orada öylece duruyor yakınım…
Bizden olmayanlar bizi bizim değerlerimize ters düşenlerle yargılıyor. Ne acı…
Buda imtihan diyorum kendimce…
Duymuyor… Duyuramıyorum…

Hocalar anımsıyorum, kürsülerde “kadınların görevleri” üzerinde cuma günleri erkek cemaatine sohbetler veren… “Erkeğin hakları…” diye başlayan cümleler sıralanıyor sıkça….
“Babalık hakkı…”…
“Evlatların görevi…”
Her cuma “erkek” egosuna yeni besinler…

…..

Uçurumlar oluşuyor erkek ile kadın arasında.
Ezik anneler, cellat kızlar yetiştiriyor. “Ben ezildim kızım ezilmemeli…” diyor…
Egosu devleşmiş erkekler, babalık görevinden dahi uzak kalıyorlar.
Maço baba ya maço erkek evladı yetiştiriyor.
Yada boşveriyor…
Zaten kültür yozlaşması yaşayan “almanyalı türkler” de yeni bir nesil türüyor…
Cellat kızlar…
Melez kişilikli erkekler…
Yanlış yetiştirilen eski nesil hem kendini yakıyor hemde ardından gelenleri…

Aile kurumu en çok burada zedeleniyor…
İslami bir eğitimden geçtiğini sananlar, islami aile hayatının temsilcisi ilan edebiliyor kendisini.
Yarı maço erkekler ile cellat tipleme kızlar…
Eski klişeler gerçeklik payını zamanla yitirsede,
yenilerinin türemesi gecikmiyor…

Dava… Davalı… Sanık… Şahit… Seyirci… Hakim… Savcı… Avukat… Kanun…
Kavramlar bir bir sıralanıyor yine zihnimde.
Yorgun düşüyorum bir kez daha.
Bizim değerlerimizi bilmeyenler
bizden çok bizim değerlerimizi yargılıyorlar.
Sanırım en çok bu yoruyor bizi bu salonda.
Kaldırıyorum zihnimde davalı koltuğundan yakınımı
ve
değerlerimizi oturtuyorum oraya…
Bizi biz yapanları biz anlatamıyoruz…
Ne çok eksik kalmışız, anlıyorum.

MimRaDal

Reklamlar