Eskiyen dostluklar…

Eskimeyen dostluklar…

Eksilen dostluklar… Tükenen…

Zamana yenik düşen dostluklar… Zamandan bağımsız dostluklar…

Zihnimi meşgul eden, yoran dostluklar…

Dostum sandığım bir ahbaptan aldığım bir mesaj aklımda şuan: “Doslar vardır, gıda gibi… Onlar olmadan yaşayamayız… Dostlar vardır ilaç gibi… İhtiyaç duyduğumuzda arar buluruz… Dostlar vardır hastalık gibi… Biz aramayız, onlar bizi arar bulur…”

“…yüzyüze dostluklar vardır:

Güneşle ayçiçeğinin dostluğu gibi. Ayçiçeği sabahtan akşama kadar ayırmaz yüzünü güneşten.

…uzak dostluklar vardır;

Denizlerin ortasında bir adayla dağların arasında ki bir göl gibi. Dostluklarını gündüz kuşlarla, gece yıldızlarla fısıldarlar birbirlerine.

…sessiz dostluklar, uzun dostluklar, zorunlu dostluklar…”

Sevgi ötesi dostluklar vardır birde…

Mevlana ile Şems’in dostluğu gibi.

Öyle yoğun bir dostluktur ki, yıllar sonra dahi dilimizi, zihnimizi, kalemimizi ve gönlümüzü meşgul eder… Hatta yorar…

Geriye dönüp baktığım da, öyle çok “dost” sandıklarım olmuş ki… Şaşıyorum…

Yüreğimin belli noktalarını, belki başklarına önemsiz, bana mahrem nice sırrımı hunharca savurduğumu üzülerek anımsıyorum.

O günlerden arta kalanları konu(k) etmek istiyorum buraya…

İsim vermesem de, onları halen hissediyor ve biliyor olmam

Yazının maksadına ulaşmasına kafi sanırım…

Bir “Dostumun” daha yenilerde yazdığı bir mesajınca, bağrında hainleri barındıran İstanbul’lu bir anı… Vapur, Balık-Ekmek, Simitçi, Korna sesleri, Deniz kokusu, Mısır Çarşısı… Eminönünün bir kıyısından bakıyorum zihnimde ki İstanbul manzaralarına…

Yeni Camii’nin avlusunda bekliyor beni, yüzünü henüz bilmediğim fakat “Dost” kabul ettiğim…

Zayıf, esmer ve orta boylu birini arıyorum… Üzerime doğru gelen ise biraz göbekli, kıvırcık uzamış saçlı ve yüzünde bana o gün bügündür büyük bir yaşama sevinci veren o unutulmaz tebessümü… Aslında tebessümden öte bir gülüş…

Hayat tarzı belkide…

Hüznüme meydan okuyan bir gülüş…

“Senin hüznün varsa, benim yaşama sevincim var…” diyerek dişlerini meydana döken sıcak bir gülüş…

O gün “Dost” olarak hayatıma giren adam, sık sık görüşemesek te “Dost” statüsünü hiç zedelenmeden korumakta…

….

Camii avlularının ne çok anısı varmış meğer bende…

Fatihte…

Yavuz Selim Camiinin avlusunda…

O güne dek resimlerden tanıdığım,

fakat gördüğüm ilk andan itibaren “işte ben bu adamı sevdim” dediğim bir “Dost”  ile buluşma anımı anımsıyorum…

Her İstanbul’a gidişimde, görmeden dönmediğim “Dost”umun

masamın hemen baş ucunda asılı birde hatırası var…

Bana verdiği gün,

O her zaman ki sakin haliyle öyküsünü anlattığı küçük bir tablo…

Benim için ikinci defa çizilmiş, gökyüzüne doğru gösteren bir işaret parmağı…

Kurşun kalemle çizilmiş bir el… Sağ alt köşesine kondurulmuş bir imza…

Belki hergün baktığım bir resim…

Belki hergün aynı duygu yoğunluğunu bana yaşatmıyor…

Ama o gün bugündür hiç değişmeyen bir duamın sahibi…

Yineliyorum duamı…

“Rabbim… Cennet komşuluğuna talip olduğum bu adamı koru, kolla ve sev… Amin!”

“Dostluğumuz tükendiği yerde yeniden başlaması ümidiyle…” diye imzalanmış bir Email…

Neden ve nasıl başladı bu “Dost”luk pek hatırlamıyorum.

Ama beni her dem yeniden şaşırtan, sevindiren, ağlatan, güldüren, hüzünlendiren, neşelendiren bir dost….

Hayallerime, kederlerime, sevinçlerime, hüzünlerime… Zaman zaman gönül kırıklarıma dahi ortak olan uzak bir dost…

Bana “ben hayatında varım” diyecek onlarca anısı olan bir “dost”…

Acaba bana hazırladığı mektup dosyasını halen sakladığımı;

hatta içerisinde O’ndan gelen mektup ve kartları sakladığımı biliyor mudur?…

Şiir diye karaladığım, saçıp savurduğum kelime yığınlarını

“Şiir” diye temize çektiği özel defteri kitaplığımda bulundurduğumu biliyor mudur?

El emeği göz nuru yastık kılıfına yastık alıp çalışma odamda halen kullandığımı tahmin ediyor mudur?…

O’nu tahmin ettiğinden çok daha iyi bildiğimi de bilmiyordur…

Uzakta dahi olsa, yakınımda biliyorum…

Biliyorum ki, dostluğumuz bittiği yerde her dem yeniden başlayacaktır…

Tükeniyor gibi görünsede, yeniden yeşerecektir…

“Özlem abi”…

Cılız, buğday tenli güzel bir adam… İlk baktığımda o güzelliği fark etmemişim…

Zamanla içime işleyen sevgisiyle

Varlığına her dem yeniden şükrettiğim bir “dost”…

Düğünümde benden 70  1 Dolar’ı birbirine iğneleyip takı olarak bana takılmasını sıkı sıkı tembihleyen “Dost”…

Yanına vardığımda kendimi neden okadar emin ellerde hissediyorum, bilmiyorum…

Cılız bir adam…

Ama gölgesinde dahi kuvvet hissediyorum.

Her halinde, her sözünde hüzün seziyorum.

Hüznünü seviyorum…

Özlüyorum…

Muhabbeti canımı yakan var birde…

Öyle yoğun öyle yoğun ki… Onu düşünmek dahi yetiyor, canımın yanmasına…

Öyle özel ki, dökemiyorum…

Tıkanıp kalıyorum.

Gözlerim doluyor… Canım yeniden ve yine yanıyor…

Öyle bir dost ki;

O’nsuz yapamıyorum… O’nunla da olamıyorum…

CAN hiç Can yakar mı?…

Öylece bırakıyorum. Anlatılmamış, paylaşılmamış…

Hallac-ı Mansur, cezbe ve sekir halinde söylediği ve mazur bulunduğu Ene’l-Hak cümlesi yüzünden idama mahkûm edilir. Onu asılacağı meydana getirdiklerinde etrafta mahşerî bir kalabalık vardır. Hallac-ı Mansur darağacını görünce güler ve kalabalık arasında gördüğü dostu Şibli’den seccade isteyerek iki rek’at namaz kılar. Ardından şöyle duâ eder: “Allah ım burada senin dinin uğruna gayrete düşüp beni öldürmek için toplananların suçlarını affet.”

Bu esnada kalabalık içinden özellikle düşmanları, fırsat bu fırsat diye Hallac-ı Mansur’a taşlar atarlar. Hallac-ı Mansur bunlara ah bile demez hatta tebessüm eder, ama dostu Şibli ağlayarak kırmızı bir gül atınca Hallac-ı Mansur inler ve şöyle der: “Taş atanlar avam takımı, bilmiyorlar, halden anlamazlar. Onların taşı bizi incitmez ama halden anlayan bir dostun attığı gül bile bizi incitti, canımızı acıttı.”

Rabbim!…

Dost’larımın kalbini bilen Sensin… Kalplerine hükmeden de Sensin…

O’nların kalplerini doğruya yönlendir…

O’nları bana DOST kıl…

Beni de O’nlara DOST kıl…

Beni yalnız bırakma…

Amin!…

Reklamlar