Bir defterim vardı…

Günlük niyetine…

Siyah bir defter; uçları kırmızı… Kalın karton kapaklı, fazlaca kalın olmayan öylesine bir defter işte…

Kapak ile ilk sayfa arasında kırmızı bir gülü kurutmuştum, vaktini unuttuğum…

Ve ilk sayfaya kısa bir not düşmüştüm. Tek satır… Üç kelime…

“Kendime ihanet etmeyeceğim…”

 

Hatırlıyorum o cümleyi nasıl düştüğümü…

Uzun uzun düşünmüş ve “günlük” niyetine başladığım bu deftere ilk notuma karar verdiğimde biraz olsun rahatlamıştım.

Kendime hiçbir vakit ihanet etmiyecektim.

Değişmeyecektim.

Ve bunu her daim kendime hatırlatma amacıyla defterin ilk satırlarına o kısacık cümleyi bırakıvermiştim.

“Kendime ihanet etmiyeceğim…”

 

Kendime ihanet etmek değişmekti zannımca.

Sevdiklerimden vazgeçmek belki…

Sevmediklerime yakınlaşmak…

17 yıl önce değişmekten okadar korkuyordum ki…

 

Değişmek insanlığımızın gereklerinden sanırım.

Korktuğum başıma geldim…

Değiştim….

 

….

 

Nışanlandığımın ertesi gecesinde elimde bir kibrit kutusu ve kolumun altında uçları kırmızı siyah bir defterle kendimi gizlice dışarı atmıştım.

Kendime ihanet zincirime yeni bir halka eklemeye karar vermiştim.

12 yılın hüznünü, kederini, sevincini, çaresizliğini, umutlarını…

…O gece hepsini ateşe verdim.

 

14 yaşımın hüznüyle başlanmış defter, 26 yaşımın korku ve endişeleriyle yok olmaya mahkumdu. Öylede oldu…

En çok eşimin okumasından korkmuştum.

Ve yok ettim hepsini…

 

Aradan 6 yıla yakın bir vakit geçmiş. Nerden esti şimdi bu günlük rüzgarı?…

Aslında yazmaya niyetli olduğum bir günlük hikayesi dahi değildi, klavyenin başına geçtiğimde.

 

Değişimleri, değişmeyi ve değişenlere dair birşeyler karalamak için oturmuştum buraya. Ve daha bir sayfa dolduramadan hüzünlerim istila etti beni yine.

 

O günlere dair yazdıklarımdan birkaç satır okumak geldi içimden. Zaten geciktirdiğim yazıya devam edeceğime, anıları seriverdim yine önüme. Darmadağın duruyorlar hem önümde hem zihnimde.

 

Bir peçeteye karalanmış birkaç satır…

“Allah’ım… Neden insanlar 12 yaşında ölmezler ki?…”

 

Sonralarda ne çok tekrar edeceğim bu cümleyi?

Hayatımın merkezi bir yerine yerleştirip ne çok cümle kuracağım bu cümlenin etrafında. Bu cümleye dair ne çok şeyler diyeceğim. Ne çok şeyler düşleyeceğim…

Nasıl bir duygu yoğunluğu ve nasıl gözyaşları içinde bir dua niyetine nasıl kurduğumu dahi hatırlıyorum bu cümleyi…

Pencere önüne sığındığım gecelerden birinde ağlaya ağlaya “Allah’ım… Ne olur insanlar 12 yaşında ölsünler….” diye yakardığımda oniki yaşındaymışım.

Gülümsüyorum şimdi…

Halbuki buda kendime bir ihanet değil mi?

O günlerin duygusallığına bir ihanet…

 

“Allah’ım…. Ne olur insanlar 12 yaşında ölmesinler…” diyorum halbuki bu gece. Ve korkuyorum, o günün duası kabul görüp bu gecenin duası kabul görmez diye…

O günlerde duamın hedefi ben iken şimdilerde duamın hedefi çocuklarım…

 

Bu bir ihanet mi?…

 

….

 

Herhangi bir defterden koparılmış bir yaprak. Çok şey yazılmış ve üzeri karalanmış. Bir kıyıya özenle yazmışım… “Herşeye ağlamak insana hayatı nasılda zor kılıyor…”

Ne vakit yazıdığmı hatırlamıyorum.

Ama neden hep karamsar cümleleri karalayıp saklamışım şu dosyaya diye kızıyorum kendime.

 

Bir fotoğraf alıyorum elime.

Yaşıtım bir arkadaşın düğün öncesinde eğlence gecesi. Üzerimde sarı bir gömlek… Kollarım havada… Halay anı kuşkusuz.

O ana dönüyorum…

Başkaları için sevinmeyi ne çok seviyormuşum meğer.

Gülüyorum resimde. Amiyane bi tabirle: Ağzım kulaklarımda.

 

Şimdi kızıyorum kendime. Değer vermeye değmeyeceklere değer vermiş olmaktan ötürü kendime kızıyorum. O günlerde sevinci paylaştıklarımın gün geldiğinde benim sevincime ortak olmamaları, sonraki yıllarda kendime bir öfke taşımama sebep…

Halbuki o günlerde öyle düşünmüyordum…

Fotoğrafın arkasına not düşmüşüm…

Sanırım fotoğrafın karelediği günün çok sonrasında…

“Sevilmeyi hakketmesede bazı dostlar, onlara sevgim biçtiğim cezam olsun…”

 

Şimdilerde böyle düşünmüyorum.

Sevilmeyi hakketmeyenlere israf edecek sevgim yok diyorum artık.

Ve yine kendime ihanet etmiş oluyorum…

 

….

 

Karolu bir kağıda düşülmüş kısa bir not…

“Bir peri gelse ve üç dilke verse bana…” diye başlamışım.

Devamını okumama gerek yok, zira üç dileğimin ikisi yıllarca hiç değişmediğini biliyorum.

Bütün insanların eşit derecede zengin olmasını dilerdim. Yeryüzünden fakirliğin kalkmasını dilerdim.

Zannımca bizde fakirdik…. Bir sulu boya kutusu fakirliği…

Tebessüm…

 

İkinci dileğim yeryüzünde hiçbir çocuğun üzülmemesiydi…. Kimse kimseye üstün taslamasın, her çocuk diğer çocukları sevsindi… Kimse kimseyi ağlatmasındı…

 

Şimdilerde büyüdüm…

Şimdi gelse o günlerde varlığına inandığım dilek perisi, dileyecek dileğimin dahi olmadığını düşünüyorum bazen. Okadar değişmişim ki, gerçekleştirebileceğine inanacağım dileğim dahi kalmamış.

 

Buda ihanet mi?…

 

….

 

Değişmişiz herbirimiz…

Değişmekteyiz…

Düşlerimiz…

Gülüşlerimiz…

Umutlarımız…

Rüyalarımız…

Sevdiklerimiz…

Sevmediklerimiz…

 

Ondan öte, önemsediklerimiz…

Önceliklerimiz…

Vazgeçilmezlerimiz…

 

Tarzımız…

Giyimimiz…

Kuşamımız…

Çevremiz…

Dostlarımız…

Ahbaplarımız…

 

Bazen uyum sağlamışız hayatın getirdiklerine… Şartlara…

Bazen uymuşuz en çok uyuşmaz sandıklarımıza…

 

Geriye dönüp bakmayı dahi unutmuşuz sanırım.

Zira dönüp baksak, belki fark edeceğiz bazı ihanetleri…

 

Nerden başlamalı ki ihanetleri sıralamaya?…

En çok görüntümüz değişmiş…

Söylemlerimiz…

 

İnancımız dahi değişmiş…

Değiştikçe gevşemişiz…

Gevşedikçe değişmişiz…

 

Her değişimden sonra insan geriye dönüp bakıyor…

“Sahi o ben miydim?” diyor…

 

İhanetin en büyüğü de bu değil mi?….

 

MimRaDal

Reklamlar