Depresyon ve depresyona giden yola dair kurulmuş cümlelerin ardından yeniden birşeyler yazmak nedense zor geldi. Şu son dönemler yazmak zaten zor geliyor…

Nedenini kendimce sonuçsuz sorguluyorum.

Masamın üzerine dağılmış onlarca not…

Birdahaki yazı buna dair olmalı dediğim farklı farklı konu başlıkları…

İçime siniyor diyebileceğim cümleler bulamıyorum.

Halbuki herbirinin doğuş anını hatırlıyorum.

Herbirinde “…işte bu” dediğimide anımsıyorum.

Gülümsüyorum…

 

Saat yine sıfırlı hanelerde…

Yine uykusuz bir gece bekliyor… Masanın bir kıyısanda Diazepam…

 

Notlarımdan birinde çocukluğumdan bir anıyı kısa kısa cümlelerle not etmişim.

Çocukluğumdan bugüne mutluluk…

Bir başlık niyetine atılmamış bu başlık herhalde. Hatırlayamıyorum.

Fakat not ettiğim o anı hatırlıyorum.

Soğuk, çok soğuk bir kış gecesiydi. Trabzonun dertli ilçesi Of…

Meşe, Gürgün, Ladin, Göknar, Sedir, Sarıçam, Akçaağaç ve birsürü başka ağaçlar arasında gizli saklı bir ev… Ahşap bir çatının üzerine dizilmiş sıra sıra kiremitler… Paranın yetmediğine bağladığım kasasız bir pencere boşluğu… Her bir ayak sesinde inleyen ahşap döşeme ve döşemenin ayıplarını örten uzunca bir paspas…

El örgüsü bu rengarenk paspas çocukluk günlerimin vazgeçilmez oyun cennetiydi.

Yine tebessüm…

 

Kumdan yapılmış tuğlalar olarak aklımda evin temelini oluşturan duvarların cephesi… Ve ahşap mavi boyalı camlar… Teyzelerimin odası ilgimizin en yoğun olduğu mekan… Camdan baktığımızda önümüze dizilmiş bir sıra meyve ağacı. En solda bir Armut ağacı… Sert kabuklu ve ısırdığımızda yakamıza damlayan tatlı sulu bir armut çeşidi… Botanik bilgilerim sıfır düzeyinde maalesef..

Halbuki çok bilmek isterdim dedemin gözdesi ve ahırın gölgesi armut ağacının türünü…

Ve yanında üç tane elma ağacı…

Çatı katın kasasız pencere boşluğundan bir odun uzatır ve üç elma ağacının hiç olmazsa birinden bir elma alıp yemeyi ne çok denerdim… Olmazdı… Üç cimri arkadaş bana ancak çürütüp attıkları elmalarını reva görürlerdi.

Yine tebessüm…

 

Yağmurlu günlerde teyze odasını değil, dayı odasını severdim. Tek penceresi olan oda evin karanlık cephesinde kalırdı. Gök gürleyip şimşekler geceyi aydınlattığında dayı odasında horul horul uyuyan küçük dayımın dünya umrunda olmazdı. Nadirde olsa onun odasında yatma mutluluğuna nail olduysam eğer, onun vurdumduymazlığı bana garip ve deli bir cesaret verirdi. Teyze odasının camını dallar hırpalarken ben dayı odasının karanlığında şükrederdim. İyi ki dayımın horlaması gök gürültüsünden daha kuvvetliymiş…

Yine tebessüm…

 

Hangi odada yatarsam yatayım, yatağa erken gitme gerekliliğinden nefret ederdim. Hani erkek adam korkmazdı ya… Korkmazdım aklımca….

Ama çok korkardım…

Gündüzleri bana oyun cenneti olan el dokuma rengarenk paspas geceleri korkumun doruğu haline gelirdi.

Ya altına bir yılan yavrusu saklandıysa…

Ya akrepler gecenin karanlığından ürkiüp paspasın sıcağına sığındıysa…

Ya fareler ahşap tabana delikler açtıysa…

Yetişkin aklımın güldüğü o korkular, çocuk yüreğimi nasıl sızlatıyordu yine tebessümle anımsıyorum…

 

Soğuk bir kış günüydü Of’a dair anılarımı depreştiren…

Soğuk, çok soğuk bir gece… Ender günlerden biriydi… Anneannemin yatağına sığınmıştım. Koskoca yatak nadiren bir tek bana kalırdı.

Önce ısıtması çok güç olurdu…

Soba yanan odadan titreye titreye dedemin odasına geçmek…

Eğer dedem veya anneannem evdeyse, o günün mükafatı sayılırdı…

Zira biz yatağa girmeden ninem veya dedem yatağı ısıtır, sonrada bizi en çok ısıttıkları noktaya güzelce yerleştirirlerdi.

 

Ninemin yatağından kalkıp herhangi bir ihtiyaç için inleyen ahşap tabanlı salona ayak basmak başlı başına bir zulümdü.

Helanın inleyen kapısı sanki bütün eve beni haber ederdi…

“Bakın… Sıcak yatağı terk etmek zorunda kaldı…”

Belki 10 adım…

Belki 20 adım…

Hatırlayamıyorum…

Ve karar veriyorum… Bu yıl gidersem eğer, sayacağım adımları…

Dedemin odasından eski helaya kaç adım…

Belki adımları sayarken yine o ana dönerim…

Belki yine aynı korkuları depreştiririm içimde.

Belki bu defa tebessüm ederim…

Belki kahkaha atarım…

 

Işığın duvardaki şalterine kadar yolu yarılıyordum… Anımsıyorum…

Sonrası biraz daha kolay… Ama yinede zor…

Soğuk nasılda ürpertiyor…

Zaman duruyor, duruyor, duruyor…

 

Bütün o korkuları bir şekilde aşmak…

Soğuğa yenik düştüm derken…

Önceden kıymeti bilinmez sıcak döşeğin içine sığınmak…

Sıcağın üşümüş teni nasıl ısıttığını her bir zerreye kadar hissetmek…

Mutluluğun doruklaştığı an.

Çocukluğumdan bugüne taşımayı unutmuşken bir not kağıdıyla bugüne taşıdığım multuluğum…

Meğer ufacık mutluluklarmış büyük mutlulukarın müjdecisi…

 

Soğuk bir gecenin sıcak bir döşeği….

Ahşap bir döşemenin üzerinde ki el örgüsü eski bir paspas…

Dedemin, rahmetullahi aleyh, çarşı dönüşü cebinden çıkardığı 70 gramlık balık kraker…

Anneannemin mutfak tezgahında unuttuğu kaymağ yağ diyerek fırından çıkmış sıcak ekmeğe bol bol sürerek oturup afıyetle yemek…

Karayemiş ağacından topladığım birkaç yemişe karşılık bir tepsi kek alabilmek…

Sabah ki haberlerden kaptığım bir cümleyi heyecanla dedem ve arkadaşına aktarırken, “bu çocuk pek akıllı maşaAllah” övgüsü…

 

Çocukluğumun sadece 2 yılına sığıdırılmış birsürü Of’lu anılar..

Ve her anın içinde gizlenmiş küçük mutluluklar…

Bu gecemi de kurtardılar…

 

MimRaDal

Reklamlar