Son günlerde Osmanlı ve Osmanlının Harem hayatı ile meşgulüm. Belki bazılarının aklına henüz fragmanını dahi izlemediğim “Muhteşem Yüzyıl” dizisi gelebilir. Zaman zaman birileri bahsedince haberim oldu diziden. İzlemedim ve izlemeyede niyetim yok. Değerlerimize saygısı olmayan kanalların çevireceği dizilerde tarihi gerçekleri aramak ahmaklık olur…

 

Diziden bağımsız, her daim “Hürrem ile Süleyman” aşkı ilgimi çekmiştir.

Sıradan bir köle iken cihanı titreten Kanuni’nin gözdesi haline gelmiş bir kadın. Sadece bir kadın… Yada illa da bir kadın mı?…

 

Yıllar önce Süleyman’a ait şu mısraları okuduğum da çok anlam verememiştim.

 

„…Stanbulum, Karaman’ım, diyar-ı milket-i Rum’um
Bedahşan’ım ve Kıpçağım ve Bağdad’ım, Horasanım

Saçı marım, kaşı yayım, gözü pür fitne, bimarım
Ölürsem boynuna kanım, meded he na-müsülmanım

Kapında çünki meddahım, seni medh ederim daim
Yürek pür gam, gözüm pür nem, Muhibbi’yim hoş halim!“

 

Ben gibi anlamayanlar için sadeleştirilmiş hali:

 

„İstanbul’um, Karaman’ım, Bütün Anadolu ve Rum ülkesindeki diyara bedel sevgilim.
Değerli lal madeninin çıktığı yer olan Bedahşan’ım ve Kıpçağım, Bağdad’ım, Horasan’ım.

Güzel saçlım, yay kaşlım, gözleri ışıl ışıl fitneler koparan sevgilim, hastayım!
Eğer ölürsem benim vebalim senin boynunadır, çünkü bana eza ederek kanıma sen girdin, bana imdad et, ey Müslüman olmayan güzel sevgilim.

Kapında, devamlı olarak seni medhederim, seni överim, sanki hep seni öğmek için görevlendirilmiş gibiyim.
Yüreğim gam ile, gözlerim yaşlarla dolu, ben Muhibbi’yim, sevgi adamıyım, bana bir şeyler oldu, sarhoş gibiyim. Bir hoş hale geldim.“

 

Kadın ruhunu iltifat okşarmış. Bütün bir İmparatorluğa bir tutulmak bu kadını ruhunu acaba nasıl mest etmiştir?…

 

Cihanı titreten bir İmparatorluğun muhteşem bir imparatoru…

Aşk ile nasıl dize gelmiş…

Hürrem pek akıllı bir kadın…

Erkeğin(in) gönlüne giden yolu çabuk keşfetmiş… Sözcüklerin sihirini kavrayıp iyi kullanmış.

 

„Sultanım, Padişahım;

Yüzümü yere koyup, mutluluk sığınağı ayağınızın topraklarınızı öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve saadetimin sermayesi sultanım, eğer bu ayrılık ateşine yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap,gözleri yaş dolu, gecesi gündüzü belirsiz olan, hasret deryasına gark bi-çare, aşkınız ile müptela, Ferhat ile Mecnun’dan beter şeyda kölenizi sorarsanız; ne zamandır ki sultanımdan ayrıyım, bülbül gibi ah u feryadım dinlemeyip, ayrılığınızdan dolayı öyle bir halim var ki, Allah, kafir olan kullarına dair vermesin.“

 

Türk olmayan birinin türkçeyi bukadar mükemmel öğrenmesi ve helaline kendi eliyle mektup yazması mutlaka takdire şayan.

Beni meşgul eden Hürrem’in Süleyman üzerinde ki etkisi..

 

Bir babayı oğluna katletdiren nedir?

Devletin salihiyeti mi?… Yoksa aklını ve gönlünü „na- müsülman“ bir hatuna kaptırmış olmak mı?

 

Mahidevran Sultan’dan doğma oğlu Mustafa’yı Konya civarlarında boğarak öldüren yada öldürten bir babanın bütün bir devlete nasıl merhamet ettiğini anlamaya çalışıyorum. Anlayamıyorum…

 

Mustafa’nın katline bir suçlu aramıyorum.

Zaten adillerin en adilinıin adaleti tecelli edecektir/etmiştir.

 

Hürrem ile başlayan „kadınlar saltanatı“, osmanlı imparatorluğuna bambaşka bir yön vermiş.

Acaba diyorum…

Acaba Kanuni Sultan Süleyman yıllardır süregelen saray adetlerini çiğnemeseydi ve Hürremi diğer Hasekiler gibi sancak sancak gezdirseydi, kdaınlar saltanatı yinede başlamış olurmuydu?…

Baba oğlunu katleder miydi?…

Osmanlı tarihini anlatan kitapların satırları arasına „Kösem Sultan“ gibi isimler düşer miydi?…

 

 

„Kadınlar saltanatı“ deyince aklımıa neden hep Hürrem ve Kösem Sultan düşer?…

Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk eşi „Mahidevran Sultan“ nedense pek bilinmiyor. Padişahnın nikahlı eşi Hürrem daha çok gündemde…

 

Mimar Sinan’ın büyük aşkı, Rüstem Paşa’nın eşi, Kanuninin gözde kızı „Mihrimah Sultan“ sevmediğim bu dönemin önemli aktörlerinden kuşkusuz.

Güneş ve Ay demek olan „Mihrimah“…

Nisan ve Mayıs aylarında Bayezid yangın kulesinden veya o bölgedeki yüksek bir noktadan İslele Camii’sine doğru bakıldığında; sabah gündoğumunda İslele Camii’nin iki minaresi arasından güneşin doğuşu ve akşam gün batımında ise (Hicrî takvime göre her ayın 14ünde) ayın doğuşu izlenebilmekteymiş. Aynı kuleden batı ufkuna Edirnekapı istikâmetine doğru bakılır ise; Mihr-î Mah Sultan Edirnekapı Külliyesi’nde de, sabah ayın akşam da güneşin batışı izlenebilmekteymiş.

 

Bu camiilerin tasarımı ve yapımı mimar Sinana ait…

Ne büyük aşk..

Yazık…

Zira vuslat bir başkasına kısmetmiş.

 

Kadınlar saltanatının sevmediğim isimlerinden biri: Nurbanu Sultan…

Bir Hürrem kadar öfkeyle incelenip kızılması gereken bir isim değil mi bu venedikli kadın?

 

Ve Nurbanu Sultanın oğluna hediye ettiği Safiye Sultan… Bazen insan kendi sonunu eliyle hazırlıyor. Safiye Sultan ile kayınvalidesi Nurbanu Sultan arasında uzun zaman bir iktidar kavgası yaşanmış.

 

Kuşkusuz en mühim isimlerden birisi Kösem Sultandır.

Genç Osman’ın yedikule zindanlarında zalimce katledilmesine bir nevi bu kadın sebep görülebilir mi?

Yada insanlığın ihtiras ve güce olan doyumsuz iştahı, harem dışına çıkamayan bu kadınların makus talihini belirlemiş midir?

 

Olması gerekenler mi yaşanmıştır?

Şartlar kime nasıl bir rol biçtiği mi mühimdir?

Talihimizi değiştirmek bizim elimizde değil midir?

 

Bir yerlerde esir düşen veyahut köle pazarlarında bir mal gibi satılan narin birer kız çocuğu bedeni herbiri…

Saraylı olmayı kendileri seçmemiş…

Kimi Rus… Kimi Sırp… Kiminin yeri yurdu bile ihtilaflı…

Önce bildikleri, belki sevdikleri ortamlardan koparılıp, kendi başına bir alem olmuş hareme dahil edilen varlıklar…

Varlık diyorum, çünkü hareme girdiklerinde kimliklerinin bir önemi kalmıyor…

Baştan var ediliyorlar…

Biçimlendiriliyor, şekillendirliyor…

Birer saraylı oluveriyorlar.

 

Talihine „evyallah“ diyerek yeni hayatına ayak uydurmak var bir tarafta…

Eski hayatına bir özlem besleyip, hep bir ayağınla o eski hayatta durmak var diğer tarafta.

Bir tarafta Nurbanu Sultan ve Hürrem Sultan gibiler var…

„Na-müselman“ belki…

Osmanlı gibi durup, belkide hiç osmanlı olamayan…

Diğer tarafta Nilüfer Hatun var… Holofira iken Nilüfer olan… Murat Hüdavendigar gibi yiğide ana olan…

İsmi anılmaya bile gerek duyulmayanlarda var Osmanlıda…

Mara Hatun gibi…

Fatih Sultan Mehmed’in üvey annesi…

Kimliğinden vazgeçmemiş… Bu vazgeçmeyişi sır etmemiş…

Eşinin ölümünden sonra anavatanı Sırbistana geri dönmüş…

Üvey oğluyla bağlarını koparmamış…

 

 

Tarih keşfedilmeyi bekleyen nice hatun ve sultanlarla dolu dururken, bizler „Hürrem“ ve „Süleyman“ aşkına leke düşüren dizilerin başında hipnoz olmaya devam mı edelim?…

Reklamlar